SİNEMANIN SESİNE KULAK VERMEK…

  1. Rotterdam Festivali’ni izlemeye giderken, Mustafa Kemal’in 1920’lerde dile getirdiği, sinemayla ilgili düşünceleri aklıma takılıveriyor. Zaman zaman anımsanmasının yararları ötesinde, sapla samanın bilinçli olarak birbirine karıştırıldığı günümüzde mutlaka, ısrarla üzerinde durulması gereken bir ileri görüşü ifade ediyor bu sozler : «Sinema öyle bir keşiftir ki, bir gün gelecek barutun, elektriğin ve kıtaların keşfinden çok, dünya medeniyetinin cephesini değiştireceği görülecektir. Sinema, dünyanın en uzak köşesinde oturan insanların birbirlerini tanımalarını sevmelerini temin edecektir. Sinema, insanlar arasındaki görünüş ve düşünüş farklılıklarını silecek, insanlık idealinin tahakkukuna en büyük yardımı yapacaktır. Sinemaya layık olduğu yeri vermeliyiz »…

Ve en önemlisi, Cumhuriyet döneminin köktenci inkilapları sayesinde, kadın/erkek, genç/yetişkin, herkesin sinemaya gidebilmesininin önü açılmıyor muydu ? Yirminci yüzyılın ilk yarısında Türk sinemasına yeterince yatırım yapılmamış olması, yedinci sanata verilmek istenen ivmenin cılız kalması kuşkusuz tartışılabilir ama, düşünme, yaratma ve kendini ifade etme özgürlükleri kadar, kütüphaneye, müzeye, sinemaya, tiyatroya giderek kültürünü geliştirme özgürlüğü de, ilk Cumhuriyet döneminin kutsal değerleri arasında yer almıyor muydu ?

Rotterdam’lı ortaokul ve lise öğrencilerinin, festival filmlerini izlemek için daha ilk günden öğretmenleriyle birlikte uzun kuyruklar oluşturduklarını görünce, Hollanda adına seviniyor, Türkiye’de kol gezen sanat düşmanlığını anımsayınca da ökeleniyorum. Yasaklayıcı zihniyetin giderek egemen olduğu bir toplumda, baskıcı dinsel eğitimden geçen kuşakların, bırakın tiyatroyu, edebiyatı felsefeyi ya da klasik müziği bir yana, yakın gelecekte sinemaya bile ne kadar düşmanca yaklaşacakları ortada değil mi ?

***

Küresel nükleer savaş tehdidi…

Festivallerin açılış filmleri genellikle kolay izlenen, eğlendirici niteliği de olan büyük yapımlar arasından seçilir. Bu geleneğe pek kulak asmayan Rotterdam Festivali, bu yıl çıtayı daha da yüksek tutmuş. Genç İngiliz yönetmen Tom Harper’ın (1980) dördüncü sinema filmi olan «War Book», açılış gecesi, küresel nükleer savaş varsayımını gündeme getiriveriyor. Filmin birkaç ay önce Londra Festivali’nin açılışını yapmış olması Rotterdam’ın yöneticilerini hiç rahatsız etmemiş. Tam tersine, medeniyet ya da din (hatta mezhep) savaşları kıvılcımlarının giderek körüklendiği çılgın küresel ortamda, dünya prömiyeri aramak yerine, uluslararası prömiyerle yetinerek, filmin işlediği konunun önemini dikkate almışlar.

« War Book »un, Jack Thorne(1978) imzalı senaryosu, boyutları öncekilerden çok daha tehlikeli olacak yeni bir Dünya Savaşı senaryosunda, nükleer saldırının hedefi olan İngiltere’nin alması gereken zor kararların tartışıldığı ve belirlendiği ortamı, siyasi, insani ve psikolojik boyutlarıyla işliyor. Sinema dili, mizanseni ve konusuyla klasik bir kapalı mekan filmi olan “War Book”, insanoğlunun sorumluluğunu/sorumsuzluğunu, vicdanının sınırlarını, küçük hesaplarını ve yüceliğini masaya yatırarak sorguluyor. Suçlamanın, ahlakçı tavır almanın kolaylığına düşmeden, karar mekanizmasının bir parçası olan komisyonda yer alan dokuz devlet görevlisini anlamaya ve anlatmaya çalışan tiyatrosal bir gerilim içinde insanlığımızı sorguluyor… 1960’ların Soğuk Savaş döneminde, İngiliz hükümetlerinin önem verdiği, nükleer savaş senaryoları geliştirme ve karşı tepki yöntemleri saptama çalışmalarından yola çıkan tiyatro yazarı Jack Thorn, konunun sıcak güncelliğine, usta dramaturg kaleminin incelikli yaratıcılığıyla göndermede bulunuyor.

***

Peki, yaklaşık 30 yıldan bu yana keyifle izlediğim Rotterdam Festivali’ni vazgeçilmez kılan temel özellikler nedir? Hiçbir moda akımın etkisinde kalmadan, önyargısız, eklektik bir sinema merakıyla kotarılıyor olmasıdır once. Benzeri Locarno Festivali gibi, ortalama beş yılda bir yönetici değiştirerek kendini yenilerken, temel değerlerinden vazgeçmeyen tutarlı bir sanat çizgisi izlemesi; tanınmış yönetmenlerin getireceği ilgiden daha çok, beş kıtadan gelen genç yönetmenleri tanıtmaya önem vermesi; yeni ufuklara yelken açmayı sevmesi; Berlin gibi büyük bir festivalden hemen once geldiği için, daha özgür ve geniş bir yelpaze içinde yenilikçi sinemaya, belgesellere, biçimsel denemelere açık olması…

Kısacası, Atatürk’ün dile getirdiği,“insanlık idealinin tahakkukuna” katkıda bulunmayı benimsemesi…

***

Etkinliğin genç yönetmenlere ve yenilikçi sinemaya geniş yer ayıran, uzun/kısa yaklaşık 500 filmden oluşan eklektik programı, dünya sinemasının yeni eğilimlerine ışık tutmayı sürdürüyor.

Müzikal nitelikli popüler sinemanın, farklı örnekleriyle Asya ülkeleri sinemalarını da etki alanına aldığını gözlemliyoruz. Japon yönetmen Yamashita Nobuhiro(1976), “Misano Universe” adlı filminde, ülkenin ünlü pop şarkıcısı Shibutani Subaru’yu, melodramatik bir senaryo eşliğinde beyazperdeye getiriyor. Japon işi bir ‘arabesk’ izliyoruz sanki… Japon sinemasının tanınmış başka bir adı, şair, yazar, üretken yönetmen Sono Sion’un (1961) son filmi “Tokyo Tribe” da, genç sokak çeteleri arasındaki savaşı konu alan gerilimli senaryosu eşliğinde, erotizmi eksik olmayan bir video oyunu kadar hareketli ve renkli, şaşırtıcı ve yorucu farklı bir müzikal deneme…Bir tür, çağdaş “East Side Story”…

Yaratıcı sinemasının dinginliğini arayanların imdadına, Sono Sion’unkinden çok farklı şiirsel bir erotizm eşliğinde Yunan mitolojisine güncel bir yorum getiren Fransız yönetmen Christophe Honoré’nin (1970) son filmi “Métamorphoses” yetişiyor (filmin kalabalık genç oyuncu kadrosunda, Merkür rolünde, Türkiye kökenli oyuncu Nadir Sönmez’in adı dikkatimizi çekiyor…).

Dünyevi aşkın kutsallığını her tür kutsallığın üstüne koyan Christophe Honoré’nin, alt başlığı “Erkekler, Kadınlar ve Tanrılar” olan, geçen güz Venedik Festivali’nde de çok beğenilen bu filminin bir sahnesinde, birbirlerini arzulayan iki gencin, bomboş bir ibadet mekânında (eski Yunan tapınağı, havra, kilise ya da cami olabilir, ne önemi var ?) yerdeki yumuşak halılar üzerinde sevişmelerini, Rotterdam Festivali izleyicileri hiç ama hiç yadırgamıyorlar, gocunmuyorlar, “ inançlarımıza saygısızlık edildi” falan da demiyorlar. Ne mutlu onlara !…

***

1 Şubat tarihinde son bulan 44. Rotterdam Film Festivali’nde, Türk sinemasından sadece bir örnek vardı. Almanya’da eğitim almış genç yönetmen Cem Kaya’nın geçen yaz Locarno Festivali’nde de sunulan Alman yapımı filmi “Remake, Remix, Rip-Off”, Yeşilçam’ın altın döneminde, yabancı film senaryolarının, telif ödenmeden Türk izleyicisinin beğenisine göre yeniden nasıl kotarıldığını anlatan belgesel nitelikli ilginç bir çalışma. Hiç alakası yok ama, bu filmin adının, sosyal ve siyasal yaşamımızın özüne bir göndermede bulunduğunu düşünenler bile çıkabilir : “ Yeniden Yap, Yeniden Harmanla, Hortumla”!…

Hayatımız zaten bir arabesk, yer yer gözü yaşlı bir melodram değil mi ? diyebilirsiniz… Ancak, dünya sinemasının sesine biraz kulak verenler, yakın geleceğimizin küresel boyutta hiç te parlak olmayacağını, melodramdan trajediye doğru adım adım ilerlediğini, uzun süredir biliyorlar…

Rotterdam’dan Paris’e dönerken, sinemanın sesine yeterince kulak vermiyoruz diye düşünüyorum… Ve Mustafa Kemal’in sinemayla ilgili sözleri yeniden takılıyor aklıma. Bugün ülkeyi yönetenler, Atatürk’ün söylediklerini galiba unutmuşlar ya da hiç duymamışlar; bir bölümüyse, kuşkusuz bilinçli olarak unutmak istemiş…

Bir anket yapılsa, diye düş kurmaya başlıyorum… Geniş çaplı ciddi bir anket yapılsa da, Birleşmiş Milletler’e üye bütün ülkelerin devlet başkanlarına ve bakanlar kurulu üyelerine, gençliklerinden bu yana yılda ortalama kaç kez sinemaya, tiyatroya, konsere gittikleri, sergi gezdikleri, kaç kitap (kutsal kitaplar dışında) okudukları falan sorulsa ne iyi olurdu. Sonuçlar kağıda döküldüğünde, jeopolitik düzlemde bol bol ipucu verecek ilginç bir tablo çıkmaz mıydı ortaya ?