OECD’NİN EĞİTİM REFORMU ÇAĞRISI

Önceki gün başlayan G20 toplantıları kapsamında açıklanan OECD’nin “Büyümeye Geçiş 2015” raporunda 2 önemli vurgu var. İlki Türkiye de dahil olmak üzere tüm ülkelerin hükümetlerine: Büyümek için reformlar yapın ama büyümenin kazanımlarını adil paylaştırmak için öncelikli politikalar geliştirmeyi unutmayın. 
Diğeri ise Türkiye’ye:

Gelişmiş ülkelerle arandaki gelir farkını azaltmak için eğitimde iyileştirici reformlar yapman şart. 
Adil paylaşım, küresel ekonominin, hatta ve hatta insanlığın geleceğinin belirleyicisi. Çıkan ve çıkacak bütün savaşların, zorunlu göçlerin, yoksulluğun, işsizliğin, eşitsizliğin reçetesi… Bugüne kadar uygulanan neoliberal politikalarını “tersyüz” edecek bir reçete olduğu için de daima lafta kalıyor. Yunanistan halkına “değişim” vaat eden çiceği burnunda SYRİZA iktidarına diğer bütün Avrupa hükümetlerinin cephe alması da tam bu yüzden. Adil paylaşım açısından bir anlamda bir laboratuvar SYRİZA.

Başarısızlığı, küresel hegemonyanın karnesine “artı”, dünya halklarının karnesine ise “eksi” olarak işlenecek olan… 
Gelelim OECD’nin Türkiye’ye yaptığı eğitimde reform uyarısına… Geçen pazar günü binlerce insanın “Laik ve bilimsel eğitim için” Kadıköy Meydanı’nda toplanmasının ve 13 Şubat ders boykotu çağrısının üzerine geldi. Bir anlamda dışsal destek güç.. AKP’nin eğitim sistemini “imam hatipleştirme, zorunlu din dersleri ve dindar nesil yetiştirme ekseninde tutma” çabalarının Türkiye’nin kalkınma politikaları ile örtüşmediğini ve asla örtüşemeyeceğini, tabii ki böyle söylemeden, ancak başka bir boyutla vurgulayan… Raporda 15 yaş grubunun matematik, fen, okuma ve okuduğunu anlama becerilerinin ölçüldüğü PISA verilerine göre Türkiye’nin en başarısız ülkelerden biri olduğu vurgulanıyor ve 2015 büyüme önceliklerinin arasında okulöncesi eğitimden başlayarak eğitimin her safhasında kalitenin artırılması çağrısı yapılıyor.

Bugüne kadar PISA sonuçları kendi eğitim politikasına en az etki eden ülkelerden biri oldu Türkiye. Diğer bir deyişle “en az ders çıkaran ülke”. Ancak önümüzde kale gibi duran bir gerçek var: Bugün ilköğretimde olan çocukların yüzde 65’i bugün var olmayan yepyeni iş alanlarında çalışacaklar (Kaynak: United States Department of Labor Studies).

Nitelikli insan kaynağı
Yeni iş alanların büyük çoğunda ise bilgi, beceri, yüksek katma değer ön planda. 
Standard and Poors’un bir araştırmasına göre 40 yıl önce dünyanın en büyük 500 şirketinde şirket değerinin yüzde 80’ini maddi varlıklar oluşturuyordu. Şimdi ise tam tersi, büyük şirketlerin varlıklarının yüzde 80’ini fikri mülkiyet hakları ve nitelikli insan kaynağı oluşturuyor. Peki, Türkiye ne durumda? Ağırlıklı olarak düşük teknolojilere dayalı üretim ve ihracat çerçevesinde yol alan bir ekonomi… Küresel rekabette meta zincirine girme ve sipariş kapabilme yarışı ancak taşeronlaştırılmış ve ithalata dayalı bir sanayi yapısı ile sonuçlanıyor. Ortaya çıkan tablonun sosyal ayağında ise yoğun emek sömürüsü, rekor sayıda iş cinayetleri, plansız kente göç, kayıt dışılık ve merdiven altı üretim, sendikasızlaştırma, metal işçileri başta olmak üzere grevlerin durdurulması gibi örnekler var ve bunlar artık her an yaşamımızın içinde. Aslında tüm bunlar aynı zamanda bugüne kadar AKP iktidarını besleyen faktörler oldu. Neoliberal politikaları muhafazakârlık ile buluşturarak güçlendi. Ve tabii büyümenin kazanımlarını adil paylaştırmak gibi bir derdi hiç olmadı. Dinselleştirilmiş bir eğitim ısrarının, ortaokul ve liselerin yerini imam hatiplerin alıyor olmasının önemli bir nedeni de bu. Düşünen, sorgulayan, evrensel değerlerin farkında olan nesillerin yetişmesini önlemek… 
OECD’nin hem adil paylaşım hem eğitimde reform çağrısını bu şekilde okursak büyük resmi daha iyi anlayabiliriz…