SÜMEYYE’YE SUİKAST

Yandaş medyanın bütün allayıp, pullama çabalarına karşın tel tel dökülen Sümeyye Erdoğan’a suikast haberi bir çokları tarafından aklımıza hakaret olarak karşılandı.

Gerçekten de güya cemaat CHP işbirliği ile kotarılmış olan ve ayrıntıları düzenleyicileri tarafından Twitter’de mesajlaşarak herkesin gözü önünde olgunlaştırılan sözde suikast en pespaye dizinin veya filmin en aval senaristinin bile kurgusuna rahmet okutacak yapıdaydı.

Onun içindir ki, aklı selim sahiplerinin ortak kanısı şu oldu:
- Bu kadar teneke bir iddia, bu kadar külüstür bir kurgu tutmaz.

Öyle mi dersin?…

Bence tutmaz yargısına varmak için çok acele etmemek gerek. Çünkü daha acemice kotarılmış nice dolap başarıya erişmiştir.

Dolandırıcının başarısı, öyküsünün kurgusunun ustalığından çok, dolandırılacak avın seçimindeki isabette yatar.

O, Sülün Osmanlar Fil Hamdiler, Karaköy köprüsünü, ya da üstünden geçen tramvayları, Galata kulesini pazarlarlarken, avın seçimindeki isabet olmasa hangi dahiyane kurguyla olursa olsun, satmayı becerebilir miydiler?

Dolandırıcılıkta, gözünü kurguya dikersen olayı kaçırırsın. Avın ahmaklığı olmasa tek başına kurgudaki deha hiçbir şeye yetmez.

Cemaat ile CHP’nin ABD ve İsrail lehine Sümeyye Erdoğan’a suikast girişiminde bulunmaları öyküsünün kurgusundaki derme çatmalığa değil,kurgunun ulaştırılmak istendiği hedef kitleye bak sen!

***

Evet kurgu, aklı başında herkesi kahkahadan kırıp geçirecek kadar aptalcadır, ama buna inanmaya amade hiç de küçümsenmeyecek bir kitle vardır.

Zaten kurgu da onlara yöneliktir.

Onlar bunu yiyip yutarlar ve bir seçimde daha mağdur edebiyatı sonuç vermiş olur.

En kendini açık göz sanan safların yuttuğu hikayelerle badem edilmiş olmak tabii ki çok acı bir şey.

İnsan. O zaman şu soruyu haklı olarak kendi kendine sorar:
- Ben buna layık mıyım? 
İLK bakışta haklı gibi görünür bu soru.

Gerçekten de Ülkemizde iyi yetişmiş, kültürlü, düşünmeyi beceren, donanımlı insan dolu.
Hatta değerli bilim adamı Orhan Güvenen, Türkiye’de bir Belçika kadar AB standartlarının en üst basamadığında adam olduğunu söylerdi hep. Sanırım aradan geçen zamanda bu görüşünde önemli bir değişiklik olmamıştır.

Nitelik açısından AB ortalaması niteliklerine sahip insanımızın sayısının, Belçika nüfusunu bile fazlasıyla aştığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Peki bu durumda nasıl oluyor da, bu kadar nitelikli insana sahip, koskoca toplum böylesine akla ziyan öykülerle kandırılabiliyor?

Sorunun yanıtı niteliklilerin niteliklerinde değil de, niteliklerin niceliklerinde yatıyor sanırım. Yani niteliklilerin, etkin olabilmek için miktarları kafi gelmiyor.

***

Burada bütün demokrasilerin şu ortak noktasıyla karşılaşıyoruz:

-Demokrasilerde, nicelik nitelikten önce gelir.

Bu kural gereğince, nitelikliler, eğer azınlıkta iseler, ya da başka br deyişle sayıları ne kadar hatırı sayılır düzeyde olursa olsun, miktarları kafi değilse eğer, nitelikleri ne olursa olsun, yazgılarını onlardan daha aşağı nitelikte olanların düzeyi belirler.

Demokrasiler bunun çözümünü , toplumun ortalamasını yükseltmede bulmuşlardır
Yalnız burada da şöyle bir sorun var:

-Eğer bir ülkede iktidar cehalet üzerine saltanat kurmuşsa, ondan eğitim düzeyini yükseltmesini istemek bindiği dalı kesmesini talep etmek demek olmuyor mu?

Bilmem ki bu soruya senin cevabın ne olacak?

Şurası kesin ki, bu sorunu çözmeden toplumsal kurtuluş mümkün görünmüyor.

Bu sorunu çözmediğin sürece, okunan mavalların boşluğunu ne kadar kavrasan kavra sonuçta, hiçbir önemi olmuyor.

Sen anlatılanları istediğin kadar yeme! Kafi miktarda yiyen olduğu sürece yemişsin yememişsin fark etmiyor.

Malum altın kuralı bir kez daha hatırlatalım:
Demokrasilerde nicelik nitelikten önce gelir!