YAŞLANDIKÇA ÖZGÜRLEŞMEK

Bugün 15 Şubat. Bugün benim yaş günüm… 50 yaşında olmuşum. 50 yaşında olduğumu düşünmemeliyim…. Yataktan fırla. Çay, gazeteler…

Zırr telefon . “Yaşgünün kutlu olsun. Kaç oldun?”… “Şey… İşte…”

Gazete yazı bekliyor. Yazıya otur. Yaz yaz yaz…

Zırr kapı. Çiçek. Kartta “50 yaşın kutlu olsun” yazıyor! Herkes, her şeyi biliyor maşallah!

Sen yazmana bak, 50’yi kafaya takma…

Zırr telefon. Gazete: “Nerde kaldı bu yazııııı!” Tamam şimdi geliyor! Bugün benim yaş günüm, ağırdan alıyorum diyemem ya! Dedim ama. Cevap: “Altmış oldun mu?” Yok deve!.. Son sürat yazıyı bitir. Bu bitince, dergininki… Sonra görülmesi gereken üç sergi, edilmesi gereken beş telefon, yanıtlanması gereken sekiz mektup, hazırlanması gereken iki konuşma, bir rapor…

Zırr telefon: “Eh yarım yüzyılı devirmek nasıl oluyor?..” Hoppala! Tam 50 sözcüğüne alışmışken şimdi de “yarım yüzyıl” lafı çıktı!

“Yarım yüzyıl”, nedense elliden çok daha vahim ve korkunç geliyor kulağa! Abartma Zeynep! Dünya tarihinde nedir ki yarım yüzyıl: Okyanusta bir damla! Ya bir kelebeğin yaşamında? Yanlış soru! Sen kelebek değilsin! Yazmaya devam…

Yaz, yaz, yaz… Zırr telefon. Biri akıl veriyor: “Ben, yaşamadığım, yani uykuda geçirdiğim saatleri çıkarıp yaşımı öyle hesaplıyorum. Sen de öyle yap, insanın morali yükseliyor.”
Moralim niye bozulsun ki 50 olduysam! Hem öyle yapamam, çünkü uyurken gördüğüm düşlerden vazgeçemem!

Dergi yazısı bitti. Sıra raporda. Yaz, yaz , yaz… Zırr telefon…

“Alo, Cumhuriyet Dergi’den arıyorum….Önümüzdeki sayı, 50. yaşla ilgili, olgunluk çağıyla ilgili…. Sizden de bir yazı….”

Ah Cumhuriyet Dergi! Bunu bana yapmayacaktın! Hem de tam bugün! Sabahtan beri elliyi, “yarım yüzyıl”ı kafamdan atmaya uğraşırken! Şimdi de “Olgunluk!” Yaşlılığın kibarcası mı bu “olgunluk!”

Elbet bunları söylemedim…

“Ne zamana istiyorsunuz yazıyı?” “Yarına…”

İmdaaat!

***

Bu söylediklerimde hiç abartma yok. Çalışma tempomda, günlük yaşama ritmimde, yaşımı düşünmeye, yaşlanıyor muyum, olgunlaşıyor muyum diye ölçüp tartmaya hiç fırsatım ve zamanım yok. (Elbet yaşgünüm değilse… Neyse ki o da yılda bir kez oluyor!)
Herkes gibi ben de yaşımı unutuyorum. Kimi zaman çıkartma yaparak yaşımı bulmam gerekiyor. Kimi zaman dabaşkaları anımsatıyor: Örneğin, bana yaşıtımmış gibi görünenler “Abla”, “Teyze” dediklerinde… Karşımdaki yaşlı adam “Biz Sanat dergisiyle büyüdük…” dediğinde (Kundakta mı okumaya başladı bunlar!..) Bir genç “Annem sizin kitaplarınızı çok sever” deyip büyük babasından selam getirdiğinde….

Sevinçliysem, keyifliysem, yüreğim pır pır ediyorsa, iyi, yararlı, güzel bir şeyler yaptığıma inanıyorsam, yakınlarımı, sevdiklerimi mutlu kılıyorsam, ülkemin geleceğinden umutluysam, 18 yaşında hissediyorum kendimi. Bunların tersi oluyorsa, 98! Bir ses, bir söz, bir bakış, bir satır, bir gazete haberi yaşımı bir uçtan ötekine savurabiliyor.

Bu savrulmada, geçmişe değil, geleceğe bakmaya çalışıyorum.

Yaşımı düşünmesem de yaşla edindiğim değişikliklerin farkındayım:

Bunların en önde geleni seçicilik. Yaşamın her alanını kapsayan bir seçicilik…

Okuyacağım kitabı, izleyeceğim tiyatroyu, filmi, konseri, sergiyi, kuracağım dostluğu, ilişkiyi, gideceğim yeri, katılacağım toplantıyı, yazacağım yazıyı, yaşayacağım anları daha bir titizlikle, özenle seçiyorum.

Yaşlarımın bana bir başka katkısı: Çoook gençken herkes beni sevsin isterdim. Şimdi, aman, herkes beni sevmesin istiyorum… “Başkaları benim hakkımda ne düşünüyor”a da artık paydos! Kendi iç hesaplaşmam daha ağır basıyor.

Bu iki nokta birleşince beraberinde özgürlüğü de getiriyor. Evet, galiba yaşlandıkça insan daha özgür oluyor…

NOT: Sevgili okurlar, yukarıdaki, bundan tam 19 yıl önce Milliyet’te yazdığım bir yazı… Bugün 15 Şubat… İzninizle tembellik yapıyorum!