« İNSANİ » HAKSIZLIKLAR…

Sinemada İnsan Hakları yarışması, gün geçtikçe festivalin en önemli programı oluyor belki de… İçeriğiyle temel hakları, insani değerleri, eşitliği, adaleti, hukuku savunurken, biçimiyle sinemayı yaratıcı bir sanat olarak algılayan filmlerden oluşan bu bölümün giderek önem kazanması, ne yazık ki « insani » haksızlıkların küresel yoğunluğuyla düz orantılı bir çizgi izliyor.

İnsan hakları, geçmiş dönemlerden daha fazla mı çiğneniyor bugün? Güçlüler daha mı insafsızlar? Gözleri dönmüş iktidar ve servet hastaları daha mı acımasızlar ? İnsan haklarını hiçe saymanın dozunu ölçmeye kalkmak doğru değil ama, sergilenen vahşet ne dünü ne de evvelki günün aratmıyor.

Yolsuzluklar, iktidar kavgaları, küçük hırsızlıklar, büyük cinayetler… Her düzende, her coğrafyada, özellikle toplumsal ve siyasal dönüşüm dönemlerinde hızla yeşeren yabani otlar… Rus yönetmen Yury Bykov’un çarpıcı politik sinema örneği “Enayi”si, işte bu zararlı otları yolmaya kalkan çağdaş bir Don Kişot’un öyküsü. Bölümün kaçırılmaması gereken filmi…

Rusya’nın küçük bir kentinde bir gece geçireceğiz. Çağdaş Don Kişot’umuz, hırsızlık ve yolsuzluk yapmayı beceremeyen dürüst ve mütavazi bir babanın, iyi eğitim verdiği musluk tamircisi oğlu Dima’dır. Karşısındaki yel değirmenleriyse, tepeden tırnağa bulaştıkları rüşvet ve şantaj batağında boğulmadan ilerlemenin yollarını iyi bilen, Belediye Meclisi üyesi, üst düzey sorumlu(suz) yetkililerdir. Dima, gece vakti patlayan bir borunun tamiri için çağrıldığında, yüzlerce dar gelirli insanın içinde yaşadığı, bakım ve onarımı savsaklanmış köhne sosyal konutların taşıyıcı duvarlarının çatladığını, iyice bel verdiğini gözlemler. Yüksek binalar çökme tehlikesiyle burun burunadır.

Binada oturanların acilen tahliyesi gerekmektedir. Ancak, bir hayvan sürüsü gibi gördükleri bu zavallı yoksul insanları yerleştirecek başka konutları olmayan sorumlu(suz)lar,bakım onarım kredilerini aralarında paylaştıkları , bir bölümünü de bölgesel idarenin yöneticilerine rüşvet olarak verdikleri için, Pandora kutusu açıldığında sorumluluğun kendilerine çok pahalıya ödetileceğinin bilincindedirler. Çaresizlik içinde birbirlerini yemeye başlarlar. Emniyet Müdürü’nün yerel "derin örgütü" devreye girer ve suçu üzerine yıkmaya karar verdikleri iki yetkili arkadaşları kurban edilerek "kayıplara karıştırılır"…

Siyasal düzenin, daha doğrusu düzenbazlıkların kirliliğini gözüpek bir yaklaşımla sergilerken, konunun temellerini sorgulayan sağlam bir senaryodan yola çıkan; didaktizmden ve melodramatik öğelerden arınmış tutarlı sinema dilini, estetik bütünlüğü olan yalın bir mizansen eşliğinde işleyen genç yönetmen Yury Bykov (1981), geçen yaz Locarno’da ödüllendirilen bu üçüncü filmiyle İstanbul’dan da eli boş dönmeyebilir.

"Olduğundan daha karanlık bir tablo çizmek istemedim ; sanatçı duyarlığım bazı gerçeklerin altını çizmeye itelemiş olabilir beni ama, gerçekleri daha da karartmayı hedeflemedim" diyen Yury Bykov, kanlarını emen vampir diktatörleri baş tacı eden tüm salakları kendilerine rağmen kurtarmak için, Dima gibi enayilere heryerde acilen ihtiyacımız olduğunu haykırıyor.

"İnsani" haksızlıkların bini bir para değil mi ? Jamshid Mahmoudi bizi İran’daki kaçak Afgan sığınmacıların dramına tanık olmaya davet ediyor ; Boris Lojkine, ilk kurmaca filmi "Umut" ile, Sahra çölünün göbeğindeki göçmenlerin berbat dünyasına ‘içerden’ bakmayı başarıyor; ünlü yönetmen Danis Tanovic, Pakistanlı çocuk maması satıcısı Ayan’ın ölümcül zehirlenmelere yol açan bu mamaların üreticisi uluslararası dev şirkete karşı verdiği savaşın gerçek öyküsünü izlemeye çağırıyor…

Durmadan çiğnenen İnsan Hakları’nın dökümü niteliğindeki bu filmleri izlemek, temel haklarımızı savunmak için gerekli sonsuz savaşı yeni bir bilinç ve enerjiyle sürdürmemiz için de güç verecektir kuşkusuz.