TOPLUMSAL BELLEK, SOMA, NÜKLEER

“…..Ne anlatılabilir eğer her gün çeşitli örneklerle bize insan gücünün tahribatının aynı zamanda kendi kendini yok ettiği bilindiği halde aynı şeylere devam ediliyorsa. Auschwitz’den sonra sürekliliğini koruyan en büyük toplu intihar, nükleer tehdittir” demişti Nobel ödüllü yazar Günter Grass.

Toplumsal bellek açısından ezeli olarak sınıfta kalan Türkiye daha Soma’nın, Ermenek’in acısı hafızalarda tazeyken, inşaatlarda, tershanelerde her gün onlarca işci yaşamını yitiriyorken, yaptığı hatalardan ders aldığının en küçük bir belirtisi bile ortada yokken, hukuksuzluklar devasa boyuta ulaşmışken inatla nükleer ısrarını sürdürüyor. Daha iş güvenliği kültürü oluşmamışken, nükleer güvenlik kültürü nasıl oluşabilir ki?

Üstelik kendilerine yeni pazar bulmakta zorlanan nükleercilerin deneme tahtası haline getirebiliyor.

Akkuyu’da Ruslara ihale edilen nükleer santralın yapımı için dün temel atıldı. Üstelik sahte imzalı ÇED raporları ile…

Açılan davalar sürerken… Üstelik, projenin deniz hidrolik yapılarının inşaatını ihalelerle büyüyen, Karadeniz Otoyolu ve Seydişehir Alüminyum özelleştirmelerinde kullandığı yolsuzluk teknikleri Sayıştay raporları ile gözler önüne serilen, üstelik vergi borçları “uzlaşma” adı altında AKP döneminde sıfırlanan, “bu milletin a…koyacağız” diyen Mehmet Cengiz’in şirketi üstlendi.

301 maden işçisinin pisi pisine yaşamını yitirdiği Soma katliamının davası başladı; ancak ocağı işleten Soma Holding, sanki hiçbir şey olmamış gibi bu ülkede hâlâ kömür madeni işletebiliyor. Birgün gazetesi yazarı Özgür Gürbüz Amasya’nın Merzifon ilçesindeki Yeni Çeltek Madeni’nin, Soma Holding A.Ş’ye bağlı Gürmin Enerji’ye ait olduğunu yazdı. “Madende 300’e yakın işçi çalışıyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi Soma Holding şimdi de bölgede kömürle çalışan bir termik santral kurmak istiyor. Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK) şirkete önlisansı verdi.

ÇED süreci tamamlanmak üzere. Üretim lisansı da kapıda” diyor.

Tüm bu olayların çevresel ve insani etkilerini bir anlığına bir kenara bırakacak olursak bile, defalarca toplumun gözleri önünde aleni şekilde tekrarlanan usülsüzlük, yolsuzluk, adam kayırmacılık, oldu-bitticilik hallerine karşı seyircilik durumu Günter Grass’ın haklılığını bir kez daha ortaya koyuyor: “…Ne anlatılabilir eğer her gün çeşitli örneklerle bize insan gücünün tahribatının aynı zamanda kendi kendini yok ettiği bilindiği halde aynı şeylere devam ediliyorsa…”

Çikolatanın İzinde…

Bir çikolatanın peşinde iz sürerken neredeyse 150 yıllık bir tarih ve kültür yolculuğuna çıkacağımı ummamıştım doğrusu… On dokuzuncu yüzyılın başlarında çikolata karşımıza ezcanelerde satılan standart ilaç olarak çıkan bir ürün.. Bizim konumuz çikolatanın Osmanlı’daki tarihi ve bu serüvenin izini sürmeye Kapalıçarşı’dan yazar, çevirmen Saadet Özen ve Nestle Türkiye Genel Müdürü Oben Akyol ve ekibiyle birlikte başladık. İsviçreli Nestle’nin temsilcisi levanten Haenni’nin 1875’lerde Kapalıçarşı’da küçük bir handa başlattığı işin, sarayın resmi çikolata tedarikçisi olması ile gelişmesi… Çikolatanın Türkiye’deki tarihine dair ilk kitabın da yazarı Saadet Özen, dev bir labirenti andıran Kapalıçarşı’da dolaşır ve daha önce adım bile atmadığımız kuytulardaki hanların içlerine girip çıkarken bize Nestle’nin Osmanlı’ya ilk bebek maması ve kutu süt ile adım attığı öyküsünden başlayarak çikolatanın yüklendiği toplumsal ve kültürel anlamları, savaş dönemini, çikolatanın nasıl yerlileştiğini anlattı. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Çikolatanın Yerli Tarihi adlı kitabı okumanızı, ardından elinize bir küçük paket çikolata alıp Kapalıçarşı’nın derinliklerine dalmanızı öneririm.