DEMOKRASİYE NASIL İHANET EDİLİR?

Parlamenter bir rejimde halkı temsil etmek için seçilmişler, seçmenlerin asla alamayacağı yükseklikte maaşlar alıyor ve temsil görevleri bittikten sonra bile onlara asla ödenmeyen yükseklikte emekli maaşı ceplemeye devam ediyorlarsa…

Bu zevat, milletin vekilliğini yaptıkları süreçte dokunulmazlıklar, lüks arabalar, şoförler, sekreterler vb. gibi ayrıcalıklarla « dokunulur » seçmene tanınmayan hak ve önceliklerden yararlanıyorsa…

Aralarından iktidar olup devleti yönetmek yetkisini kazanmış bir cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanlar, lüks ötesi bir sefahat aleminde yaşıyor; binlerce koruma, birbirinden lüks konutlarda oturuyor, arabalar içinde caka satıyorlarsa…

Bu tutum, salt seçmenlerin yarattığı kamu kaynaklarının seçtikleri temsilciler tarafından sömürüsü değildir.

Bu tutum, sürdükleri sefahatın bedeli devlet kasasından ve kimseye hesap vermek zorunda kalmadan karşılanan temsilcilerin, temsil ettikleri halktan kopması, üstüne çıkıp tepinmesi, hem topluma, hem de sisteme hakarettir!

İster hükümet olsun, ister muhalefet, öyle ya da böyle parlamenter sistemi sömüren muktedirlerin halk ortalamasının çok üstünde olanak ve ayrıcalıklarla donanması, sadece konfor hırsıyla açıklanamaz.

***

Yaşam koşullarında seçilmişlerin seçenlere attıkları devasa fark, hiçbir demokraside benzeri olmayan ayrıcalıklar, böylesi bir gösteriş merakı, milyarlık arabalar, şakşakçı bendeler ve koruma orduları; vatandaşa « ben neyim ki » ezikliği duyurmak içindir.

Bu da aslın, vekil önünde ezilmesinden başka bir şey değildir.

Demokrasiye ihanetin ta kendisi, «tefessüh » etmiş bir sistemin resmidir!

Atatürk Orman Çiftliğini tarümar ederek yapılan Cumhurbaşkanlığı Sarayı, sultanlık rejiminin halka geri verilmiş mülkünün üzerine yatmalar; uçaklar, yatlar ve orantısı muhalefet milletvekillerinden cumhurbaşkanına doğru artarak tırmanan hierarşik yağma; ganimet paylaşımından öte halkı küçük gören, aşağılayan, hiçe sayan bir zihniyetin ifadesidir.

Hırsızın ev sahibine baskın çıkmasıyla adalet algısı altüst olan, zaten yargı kurumu da çökertilen halk, görevi biten Abdullah Gül’ün niçin hala cumhurbaşkanlığı konutunda oturduğunu sorgulamaz. Hiçe sayılan bir kamuoyuna, müstafi İçişleri Bakanı Efgan Ala’nın niçin hala bakanlık konutunda oturduğunun hesabı elbette verilmez!

***

Oysa devrimler, vekilin önünde asıl olduğunun bilincine varan yurttaşların, haksızlığa, yolsuzluğa ve yozluğa isyanıyla başlar.

Ülkenin ve ulusun hazinelerini boşaltmakla kalmayıp, içini oydukları demokrasiyi çürütüp ıskartaya çıkartan muktedir zihinler de bu tehlikeyi gayet iyi bilir!

Bildikleri için de halkı « asıl ve önemli » olduğunu akıl, dolayısıyla isyan etmeyecek, yani düşünemeyecek kıvamda koşullamak, sömürmenin yanısıra ikinci öncelikleridir.

Cehalete yatırım, yurttaşı düşünmek yeteneğinden uzak tutan en büyük silahlarıdır.

Az sözcükle konuşsun, dolayısıyla o kadarcık sözcükle düşünsün diye yazı, çizi, kitap düşmanıdırlar.

Felsefe okutmazlar, Türkçe’yi tu kaka edip Osmanlıca çorbasını dayatırlar ki, ne söyleneni anlasın halk, ne yazılanı…

TÜBİTAK’ın başına hayvanat bahçesi müdürü atamak, keskin bir tercihtir.

Az çok karşılaştırmalı düşünceyi, eleştirel bakışı geliştiren eğitim sistemini İmam Hatip eğitimine dönüştürmek, salt imanlı nesiller yetiştirmek arzusu değildir. Sorgulamayan kuşaklar oluşturmak iradesidir. Çünkü din sorgulamaz, sorgulatmaz ve özgür düşünceyi, bilimsel yaklaşımı yasaklayan tabuların bekçisidir…

***

Yandaş medya yaratmak, cahil ve pespaye kalemleri gazeteci diye yemlemek, seçim meydanlarına elinde Kur’an ile şov yapmak, hep halk muktedir vekile boyun eğsin, ne verirse onunla yetinsin diye başvurulan yöntemlerdir.

Bunca cahilleştirme çabasına karşı hala sokağa dökülüp hakkını aramayı akıl edebilen halk da, müfessihlerin beslediği kolluk güçleri tarafından şiddetle bastırılır.

Halkı entellektüel algı düzleminde paryalaştıran kurgunun havucu ise tüketimdir.

Yurttaş, reklamlarla AVM’lerle habire alışverişe ve gırtlak ile gösterişten başka hiç bir şey düşünmemeye, hatta yediği içtiğiyle nasıl zehirlendiğini bile sorgulamadan tüketmeye yönlendirilir.

Tüketim, çok etkin bir mankurtlaştırma taktiğidir. Özellikle cahil topluluklarda, kimliği benlik değil, satın alınan marka belirler. Üstelik kapitalist ekonomiyi diri tutarak, bir taşla iki kuş vurdurur, aslı uyutup vekaleti sömürenlere…

Diyeceksiniz ki, bütün bunları AKP iktidarı yapıyor. Muhalefeti niçin işin içine kattın?

Çünkü onlar da tefessüh etmiş bu yoz sistemin bir parçası.

Olmasalardı, AKP olmazdı zaten.

Boyun eğen mutsuz, kendi kederini tüketir.
Honoré De Balzac

«G» NOKTASI

Cahiliye dönemine çoşkuyla dönüp, aradaki yüzyılları hiç yaşamamış gibi hızla mankurtlaşan bir toplumda, bilgiyle donatılmış zekanın parasal varlığa üstünlüğünü övmek hem beyhude, hem de abes.

Ama saçmaladığını bile anlamaktan aciz muktedirlerin arasında, ben abese kaçmaktan kendimi alamıyor ve Nadir Nadi’nin zekasını anıyorum.

Bir zamanların muazzam serveti ve gözde girişimcisi Asil Nadir, diğer medya patronlarıyla birlikte Başbakanlık’ta toplantıya çağrılır.

Cakalı arabası başbakanlığın önünde durur. Şoförün koştura koştura açtığı kapıdan iner. Tam o sırada Nadir Nadi de menzile yürüyerek varmıştır. Ama arabasız gelse de Nadir Nadi’dir, efsanedir.

Asil Nadir, fiyakalı bir tavırla elini Nadir beye uzatırken, « Ben Asil Nadir! » der.

Nadir Nadi, uzanan eli sıkarken kaşlarını havaya kaldırıp, « A öyle mi? » diye şaşırır. « Ben de Sefil Nadir! »

Günümüzde Asil Nadir’i anan ve anımsayan var mı?