DÜNYANIN TÜM GELECEKLERİ

56.Venedik Bienali’nin bu yılki teması “Dünyanın tüm gelecekleri”… Türkiye, içine kapanmış, varsa yoksa seçimler…

Ne dünyada olup bitenler, ne sanat manat, ne de Venedik Bienali umurunda… Ama bir de aksini düşünün… Ülke yönetimine talip o kavgacı insanlar gelip şu Venedik Bienali’nde yapılan işleri izleseler, sergilenen düzenlemeleri görseler, yapılan tartışmalara kulak verseler, inanın dünya çok daha güzel, çok daha yaşanılası bir yer olurdu… Hayal görüyorum… Ama olsun bu da gerekli. Her şey düşlemekle başlamıyor mu!

Günün birinde Türkiye’nin de, “Venedik Bienali” denilen şu sanat mabedinde; bu evrensel değerler arenasında ah kendi pavyonu olabilse diye düşlemedik mi! İşte oldu! (Şu 2 sözcüğün gerisindeki yıllar süren çabayı birkaç cilde sığdıramayız ama “işte oldu!”)

Kendi mekânımızda (ki konumuyla, eskiyle yeniyi bütünlemesi ve olanakları muhteşem bir mekânımız var) ilk sergi olarak 2015 yılında Sarkis gibi dünya çapında çok önemli bir sanatçımızı ülkeyi temsil etmesi için seçmek, muhteşem bir karardı. Onun kabul etmesi… Genç ve müthiş dinamik küratör Defne Ayas’ı davet etmesi… Serginin olmazsa olmazı müziğin, özel olarak bu iş için Jacopo BaboniSchlingi’nin bestelemesi… Bunlar müthiş isabetli seçimlerdi…

Sarkis’ten hepimize

Günlerdir bu sayfalarda Evrim Altuğ’un Venedik yazılarını okuyorsunuz. Tekrarlamayacağım. Sadece o mekâna girdiğimde hissettiklerimi paylaşacağım…

Kendimi o iki neon gökkuşağı arasında bulduğumda aynaya baktım. Aynanın önünde mi yoksa sırrın arkasında mıyım diye sordum. Ve araştırmaya başladım…

Beni çepeçevre saran vitrayları o zaman gördüm. O vitraylarda geçmiş de vardı gelecek de…. Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’ı kucaklayışı da vardı, Sarkis’in anne ve babasının mezarları da… Sanat tarihi referansları da vardı, Gezi’deki Kırmızılı Kadın da… Ayasofya’daki melek figürü de, elinde narlarla Hrant Dink de vardı…

Vitray… ani aydınlatılmış ama parçalanmış renkli cam parçaları… Parçalanmış ama yeniden bir araya getirilmek, birleştirmek üzere… İmgeyi yakalamanın bir yolu… Ortaçağdan beri süregelen bir teknik!

Bu tekniği günümüz çocuklarıyla birleştirmek: Evet aynanın üzerindeki o gökkuşağı renklerindeki parmak izlerinin çocuklar tarafından bırakıldığını biliyordum…

Sarkis? Şaman? Arkeolog?

Çerçevelenmiş 36 vitray pano arasında dolaşırken kâh içim acıdı, kahroldum, kâh gülümsedim… Hrant’ın gülümsemesi içimi ısıtırken, yüzüne gaz sıkılan Kırmızılı Kadın’ı vitray tekniği sanki gazdan koruyor gibiydi… Ve tam önündeki cam masaya baktığımda Kırmızılı Kadın’ın melek kanatlarıyla önümde belirdiğini, sanki egemen güçlere nanik yaptığını görebiliyor, bundan sonsuz bir mutluluk duyuyordum…

Sarkis’i 70’li yıllardan beri izliyorum. Venedik’e gelmeden önce 1979’da Sanat Dergisi’nde onla ilgili yazımı buldum.
O günden bugün aynı çizgiyi geliştiriyor: Güncel gerçekle arasına mesafe koyuyor. Adeta arkeolojik bir kazı yapıyor. Tarihin, toplumsal ve politik olanın, teknolojinin derinliklerine inen bir kazı… Bu kazı boyunca sadece görüneni değil, görünmeyeni de ortaya koyuyor… Olasılıkları, seçenekleri size sunuyor…

Siz de sırları çözmeye çalışarak, sır olmaktan çıkmış katmanları aralayarak izliyorsunuz işleri. Duygudan duyguya ilişkiden ilişkiye, birikimden birikime geçiyorsunuz… O zaman da sormuştum yine soruyorum: Sarkis bir Şaman mı?

Bir arkeolog mu? Belki her ikisi de… Şamanlığını ve arkeologluğunu yaraları sarmaya, hepimizi iyileştirmeye, geleceğe bir şans vermeye, umut vermeye adamış bir büyücü belki de…

İKSV’nin koordinasyonu, Tofaş Fiat Sporluğu, SAHA Derneği prodükyon desteği, TC Dışişleri ve Kültür Bakanlığı yanı sıra 21 kuruluşun katılımıyla gerçekleşen bir sergi…

Hiç abartmadan açıklıyorum: Bu yıl, “en politik bienale” diye nitelenen bu sanat şöleninde 89 ülke arasında en çok sözü edilen ülke sergilerden biri Türkiye’ninkiydi… Kimi politikacıların yerle bir ettiği Türkiye imgesini yüceltenler bin yaşasın!