ÇALIYOR AMA ÇALIŞMIYOR!

Kamu yararına çalışan şehircilik anlayışıyla yönetilen yerde, tren garları kent merkezinde olur. Her gar, aynı zamanda metro istasyonudur. Trenden inip metroya binen yolcular, havaalanlarına ve kentin içine metroyla ulaşırlar. İşte Paris, Londra, Berlin, New York, Madrid, vb…

Kamu zararına çalışan rantçı kafanın yönettiği yerde, kent içi garlar otel, restoran ve turistik tesis yapılır. Hem de « hızlı » diye tanıtılan trenler, kente 50 km. uzaklıkta, zaten gar da denemeyecek bir istasyonda durur.

Metro istasyona, istasyon da metroya bağlı değildir. Ne kente, ne de havaalanına ulaştırır. Yolcular yollarına otobüslerle devam ederler. İşte pek çok ülkeden daha büyük İstanbul. Haydarpaşa ve Sirkeci garlarının « turistik » dönüşümü. Ankara ile İstanbul arasındaki « hızlı » yolculuğu Pendik’te başlayıp biten demiryolları.

***

Kamu yararına çalışan şehircilik anlayışıyla yönetilen kentlerin yerleşim alanı ve nüfusu hacminde kanalizasyon ağı vardır. Kirli sular, kanallarla kent dışındaki arıtma istasyonlarına taşınır. Bu istasyonlarda doğada yok olmayacak kimyasal atıklar ve sentetik bileşimlerden arındırıldıktan sonra ya denize, ya da nehirlere akıtılırlar. Böylece zararlı atıkların yeraltı sularına, denize ya da nehire karışması önlenir.

Sonuç olarak doğa kirletilmez. Kentler bok kokmaz. Balık türleri yok olmaz, insanlar zehirlenmez. Musluklardan akan su, içme suyudur, içilir!

Örnek mi? Yukarda saydığım kentlere ekleyin Budapeşte’den Prag’a, Stockholm’den Amsterdam’a, Brüksel’den Kiev’e, hatta Talin’e, tüm Avrupa ve ABD kentlerini; oralara gittiğinizde musluk suyu için, boşuna para vermeyin şişe suyuna…

***

Oysa kamu zararına çalışan rantçı kafanın yönettiği hiç bir kentte, musluktan akan su içilmez!

Çünkü rasyonel bir kanalizasyon ağı yoktur. Zaten yeterli düzeyde arıtma istasyonu da yoktur. Olanı şehrin ortasında, çevreye koku saçar.

Sanayi ya da evsel kirli suların devasa bölümü, hiç arıtılmadan doğrudan denize ve nehirlere salınır. Yeraltı sularını kirletir, musluk suyu barındırdığı mikrop ve bakterileri öldürmek için kullanılan kanserojen kimyasallar yüzünden, sonuçta insan sağlığına yıkanmak için bile zararlı ve elbette içilmez hale gelir!

Kirli suların arıtılmadan akıtıldığı denizler, göller, nehirlerde yüzülmez. Zehirlenen sular, balık türlerinin soykırım alanıdır. Soykırımdan kurtulanlar, ağır metal yüklenir, yiyeni zehirler ve ortamı zehirleyenin zehirlendiği bu suikast zinciri, böyle uzayıp gider.

***

Çalıyor ama çalışıyor, deniyor.

Eğer « iyi saatte olsunlar » konu değilse, sözü edilen « çalar saat » olsa gerek!

Onun da hiç durmadan çaldığı doğru da, acaba doğru mu çalışıyor?

Çalıyor diye elektrikleriniz, suyunuz kesilmiyor mu artık? Çalıyor diye Marmara’nın suları mı temizlendi, sanayi atıkları mı arıtılıyor?

Çalıyor ama çalışıyor da Swiss otelin kanalizasyonu Dolmabahçe Sarayı’nın temellerine akmıyor mu artık?

Çalıyor da çöp ayrıştırma, çöpten yakıt üretme, dönüştürme fabrikaları mı kuruldu?

Türkiye daha mı sağlıklı besleniyor, daha mı az hasta oluyor, çalıştığı için? Memleketin tarımını hem böcek ilacı, hem gübre, hem GDO’lu tohum, hem de kanser ilacı üreten çokuluslu kimya lobisine satmadılar mı, çala oynaya çalışırken?

Çalıştıkları için mi yağmuru emecek orman, koru, park, hatta bir karış toprak bırakmadılar?

***

Çalıştıkları için mi her yağmurda sel alıyor yollarınızı, yoksa çaldıkları için mi bok kokuyor sokaklarınız?

Hem çalıp dosdoğru, hem de doğru çalıştıkları için mi kaldırımlarınız çöküyor, yürüyecek yolunuz yok, arabaların arasından slalom yapıyor; eve sağ salim dönebildiğiniz her güne şükrediyorsunuz?

İş kazaları mı azaldı, çalıp da çalıştıkları için; yoksa madencilerden liman işçilerine, ölümü « fıtrat » olanların kaderi mi değişti?

Deprem önlemi diye kentsel dönüşüm saatini çaldılar. Depremden sağ kurtulanların toplanacağı, çadır kurulacak alanların onda sekizine de gökdelen dikmek için çoook çalıştılar! Peki şimdi, depreme hazır mı kentleriniz?

Kavuştuğunuz hakları ve özgürlükleri hiç sormuyorum, çünkü üzerinde hala çalışıyorlar!

Paradan başka gayesi kalmayan bir hükümetin, yolsuzluğun en dibine vurduğu söylenebilir.
Jean Jacques Rousseau

«G» NOKTASI

SAYFANIN SONUNDAN

Eski bir hayatın
son kabadayı mevsimleri bunlar
yağmurlu Mayıs’lar
denizsiz Haziran’lar
geceleri misafirin olur
iç çektiğin yalnızlıklar
erken sabahlarda yolların başında
özlemle bakar gözlerin
çaresiz gülümsemenden belli
yok ki gelenin gidenin
bari sokakları ve ellerini unutma
şimdiki sevdaların adımları
senin zamanlarından çok hızlı
tweet’ler mail’ler
aldırma
otur ağır zamanların mektuplarını
yaz
doyulmaz bir hasrete diye başla
eski bir hayatın
son kabadayı mevsimleri bunlar
yağmurlu Mayıs’lar
denizsiz Haziran’lar.

A.KADRİ ERGİN