BİR KÜRESEL TÜRK YÖNETMEN

Cannes, heyecan veren, sinefil belleklerde silinmez izler bırakmayı başaran filmler geçididir aslında ama, bazi filmler, bazi yüreklerde daha fazla heyecan uyandırır, daha derin izler bırakırır, daha gönülden alkışlanır… Deniz Gamze Ergüven’in (1978), festivalin “Yönetmenlerin 15 Günü” adlı bağımsız yan bölümüne seçilen “Mustang”ı, işte bu tür bir film. Çok farklı düzeylerde de olsa, geçen yıl “Kış Uykusu”nu izlerken yaşadığım duygulara koşut bir çoşkuyu yaşayarak çıktım gösterimden…

D. G. Ergüven (1978), N. B.Ceylan’dan (1959) yaşıyla, Güney Afrika ve Fransa’da aldığı eğitimiyle, Fransa, Türkiye ve A.B.D. arasında yaşayarak yoğrulan kişiliğiyle ve özgün sinema diliyle farklı bir yönetmen ama, buluştukları önemli nokta, yaratıcı sinemasının has adları arasında yer alıyor (alacak) olmaları. “Kış Uykusu” festivalin ilk günü “Altın Palmiye”nin güçlü adayları arasına girivermişti. Bir ilk filme verilen ve bu yıl 26 adayı olan “Altın Kamera”yı Ergüven’in kazanmasının sürpriz olmayacağını, “Mustang” izler izlemez yazmıştım. Dile getirdiğim bu görüş, bir istekten kaynaklanan zorlama bir öngörü değildi. 1984 yılında, “Altın Kamera”yı Lars von Trier ile Jim Jarmush arasından kime vereceğini saatler boyu tartışmış yedi kişilik jürinin üyesi olmanın deneyiminden yola çıkan bir değerlendirmeydi. Sonuçta Deniz Gamze Ergüven Altın Kamera’yı kazanamadı, kazanan filmi de izleyemedim ama, bu yıl Fransız oyuncu Sabine Azéma başkanlığındaki jürinin “Mustang”ı kısa listeye alarak son ana kadar tartıştığından eminim…

“Mustang”, herşeyden önce sağlıklı bir başkaldırının öyküsü. Umut dolu bir haykırış. Her tür baskıya karşı direnmeye çağrı. Alabildiğine gerçekçi, bir o kadar da idealist sağlam senaryosuyla incelikli bir toplumsal analiz. Son derece başarılı oyuncu yönetimiyle, duygusallıktan uzak duran duyarlı diliyle, farklı sinefil göndermeleri başarıyla kotaran özgün mizanseniyle, didaktizmin tuzağına düşmeden tavır alan, dik duran, cesur bir film…

İnebolu yakınlarında deniz kıyısındaki bahçeli evde, büyükanneleriyle yaşayan, en küçükleri ilkokul öğrencisi 5 yetim kızkardeş, yaz tatiline girdikleri gün, erkek okul arkadaşlarının omuzuna çıkarak denize girip eğlendikleri için, komşuların dedikodusu üzerine, tatili evlerinde hapis olarak yaşamaya ‘mahkûm’ edilirler. Ev çevresinde ve pencerelerde yükselen demir parmaklıklar; etekleri uzayan çirkin giysiler; komşu kadınların gelip verdikleri ev işi dersleri; İlk gençliklerini yaşamaları yasaklanan ve hemen görücü usulu evlendirilen lise öğrencisi iki ‘büyük kız’… Mahalle baskısının, bağnazlığın, cinselliği tehlike olarak gören ataerkil geleneklerin otoriter şiddetine karşı her biri farklı biçimde direnen, çıkış yolları arayan genç kızların dizginlenemeyen yaşam gücü, özgürlük arayışları…

Her ayrıntının genel tabloyu incelikle tamamladığı filmin sonlarına doğru, televizyondan gelen haberlerde uzun uzun dinlediğimiz Bülent Arınç’ın, gülmemesi gereken örnek kadını tanımladığı o en hafif sıfatıyla ‘talihsiz’ konuşması, çağdışı sürüklenişin vehametinin altını usulca çizmekte. Baskıya, filmin adını aldığı özgürlük simgesi at cinsi kadar alerjik olan genç kızlar içinde en kararlısı, girişken küçük Lale (olağanüstü bir yorum sergileyen Güneş Nezihe Şensoy), evlenmeyi reddeden diğer ablasıyla birlikte ev hapsinden kurtulup İstanbul’a kaçacak ve sınıf öğretmeninin yanına sığınacaktır. Bu son ayrıntı bile, Türkiye’nin sürüklenmek istendiği ortaçağ karanlıklarına karşı direnişin en önemli kalesinin laik eğitim olduğunu vurgulamakta…