GÜNAYDINDAN YANA…

Yazının şehveti, sözün zevki ve acısı vardır.

Deleni geçeni, cuk oturanı, sarsanı ve okşayanı vardır, sözün…

Hançerdir, oktur, saplanır.

İz bırakır, yeri kalır, kapanmayacak yaralar açar, kuyruk acısıdır.

Kelebek kanadı olup okşar. Merhem olur, acıyı dindirir. İyileştirir.

Ağlatır, güldürür, yazanı da okuyanı da duygulandırır.

Aşağılar, küçültür, ezer.

Yüceltir ve onurlandırır.

Ciddi olanı vardır, alay edeni olur, sözün.

Sarsar, sendeletir, başa bela açar, bazen döver, bazen öldürür.

Ama düşeni kaldırır, başını diker, güven verir, büyütür de…

İnatçısı vardır, doğrucusu vardır, yalancısı vardır.

Göz açar, ufuk açar, düşünmeyi tetikler, kavramayı sağlar.

Ya da kör eder, baş döndürür, oyalar ve aldatır.

Söz, hayvanların konuşmadan anladığı duyguların sesidir.

Sadece insanın yazıp okuyabildiği sessizliktir.

Her sözün bir şarkısı, her dilin tınısı vardır. Çıktığı ağza, gırtlağa biçim verir. Yazan eli, tutan kolu, algılayan beyni ve tepki veren gövdeyi yoğurur.

Konuşana yazana verdiği biçeme, kültür denir. Aynı sözlerle anlaşıp ayrışanlara da toplum…

***

Çünkü bir kimliktir, dil. Beyin kıvrımlarından el, kol ve beden hareketlerine, paylaşan insanların davranış biçimini etkiler.

Din için de kimliktir, deniyor. Doğrudur. Ama alt kimliktir. Çünkü dinin dilidir, üst kimlik ortaklığını ya da ayrımını belirleyen öge.

Almanca gibi şaklayan kırbaç sesiyle emreden diller vardır!

Rusça gibi yayıldığı coğrafyanın sınırsız, amansız, ama bir o kadar zengin doğasını yansıtan.
İtalyanca operadır, Fransızca şiir.

İngilizce akıcı, pragmatik bir nehir.

İspanyolca, ağız dolusu bir şehvetin rengidir.

Dil zevktir, duruştur, düşüncedir. Doğduğu toplumun ve yerleştiği coğrafyanın seslerini taşırken, sözlerini kullananları da o seslere uygun davranışlarla donatır.

Türkçe, sözlerin anlamını bilmeden sesini dinleyen tüm yabancıların ortak görüşüne göre şarkılı bir dil.

Diller tarihi boyunca böylesine göçer, dolayısıyla geniş coğrafyalara yayılan, bunca kadim hiç bir dil, Türkçe kadar saldırıya ve tecavüze uğramamış, katledilmemiştir.

Ama ölmemiş, öldürülememiştir!

***

Türkçe öylesine derin damgalı, ateşle dağlanmış bir kimliktir ki; bu özgün kimliği Osmanlı’nın idari ve coğrafi genişlemesine engel görülmüştür.

Etkin emperyalistler, egemenlik alanlarına kendi dillerini yerleştirir. İşte İngilizler, işte İspanyollar, hatta bıcırık Fransızlar…

Yaşadığımız coğrafyanın hep iki arada bir derede, Doğu ile Batı arasında gelgitlerinden midir, nedir; bizim tarihimizin emperyalist bile olamayan yağmacı emperyalleri, yönettikleri toplumlara Türkçe’yi yaymak yerine onların dilleriyle kirletmiştir. Binlerce yıldır göçten göçe taşıdığımız, ortak paydamız dili Farsça ve Arapça’ya yamadıkları kimliksiz ve anlamsız bir çorbaya çevirmiş; toplumsal hiç bir dayanağı olmayan ağdalı sözlük türevine de Osmanlıca demiştir.

Bütün diller birbirinden etkilenir, söz alıp verirler.

Ama dünyanın hiç bir dilinde, Osmanlıca kadar belkemiksiz ve toplumdan kopuk bir yozlaşma olmamıştır.

Neyse ki Türkçe, tüm baskılara karşın yok olmamakta direnmiş ve günü gelince küllerinden yeniden doğabilmiştir.

Osmanlı enkazından kurtarılanla Anadolu’da kurulan cumhuriyetin Atatürk’ün iradesiyle kazandığı en önemli edinim ise aslında dil devrimi, çünkü dil kimliktir!

***

Hristiyan aleminde yaşanan Ortodoks ve Katolik bölünmesinin, Yunanca İncil ile Latince İncil arasındaki bir savaş olup Avrupa’yı Asya’dan ayırdığı düşünülünce; din kimliğini de dilin belirlediği anlaşılır.

Ama işte, bu coğrafya hep köprü. Toplumsal kültür, Ortadoğu ile Avrupa arasında kararsız, gelgitler üretiyor.

Pazar günü yapılacak seçimlerde, yine dile bağlı bir kimlik savaşımı veren Kürt milliyetçiliğini bir yana bırakacak olursak, İslamiyet’i kimlik sayan dincilerle, Türkçe’yi kimlik sayan laikler ayrışıyor.

Toplum, çok uzun zamandan beri« Günaydın » ile «Selamınaleyküm » arasında kutuplaştı. Ortadoğu’dan Avrupa’ya köprülerle taşıdığımız « merhaba », eskiden ortak paydamızdı, herkes kullanırdı. Ama artık sadece günaydıncılar söylüyor. Diğerleri, selamınaleykümü « rahmetullah »a kadar uzattı, zaten beden dillerini de Arapça’ya ayarladılar.

Arapça’nın elbette bir şarkısı vardır. Ama o şarkı, bizim şarkımız değildir.

Oysa « günaydın » cilveli, şıkır şıkır bir sözdür.

Aydınlık muştusu, sevinçli bir dilektir.

Oyum, « günaydın »dan yana olacak benim.

Çünkü bizim kulağımızın şarkısı, gözümüzün aydınlığıdır.

Sondan bakınca bütün zamanlar kısadır.
Kemal Sümer

«G» NOKTASI

YAZ BAŞI

Az ışıklı gözlerinle
az ışıklı otel odalarında
iki büklüm hayatlarla
iki büklüm bavullar hazırlarsın
umutsuzluk yüklü yolculuklara
hazırlanırsın
önündeki bahar çiçekli pencerelerden
gençler geçer
sen en alta hasretlerini koyarsın
sonra unuttuğun kabuk tutmuş
bütün anılarınla bağlarsın yükünü
yürüyen bir sonbahar gibi
sessizce çıkarsın şehre
üstelik özlemlerle hayallerin
tam da zamanı
yaz başı
aldırma ellerine ateş et
bavulundan kurtul önce
şehri yıldızlara boğ ışıklara karış
turunç kokulu şiirler söyle
sakla sevdanı
unutma
özlemlerle hayallerin
tam da zamanı
yaz başı…

A.KADRİ ERGİN