KÖPRÜLER VE DAYILAR

« Şimdi » sözcüğü daha ağzımızdan çıkarken geçmişe aittir, « bugün » dediğimiz zaman diliminin bir bölümü geçmişi, bir bölümü geleceği içerir ve varlığımızın, düşüncelerimizin yalnız dünleriyle yarınları vardır.

Ancak insanlar, olmayan bir « şimdi » kavramı yaratarak yaşamak zorundadırlar ve « şimdi » deyince, çok yakın geçmişin belirlediği çok yakın geleceği düşünürler.

Aslında var olmadığı için midir nedir, « şimdiki zaman » dediğimiz sıcağı sıcağına yaşanan takvim, gerçekleri yansıtmaz. Doğruların ve yanlışların geçerliliği, ileriye dönük akan sular, uzaklaşan zaman içinde törpülenerek kesinlik ka-zanır.

Yaşadıkları toprakların geçmişten geleceğe uzanan köprüsü üzerinde yürüyen, daha gerçekçi bir deyişle doğup ölen insan-ların çok azı gelip geçmekte olduklarını farkındadırlar.

Çoğu köprüyü kim kurdu, düşünmez. Köprü ne haldedir, sağlam mıdır, çürük müdür, kendisinden sonra gelenleri de taşıyacak mıdır, geçirecek midir, yoksa kopup çökecek midir, ilgilenmez…

Orada doğmuş, ayağa kalkmış, yürümüş koşmuştur ya, o köprü hep var oldu, hep var olacak sanır.

***

Hele köprünün başını tutan dayılar…

Hem kendi geçiciliklerini unuturlar kolayca, hem de köprünün kalıcı olmayabileceğini.

Oysa geçmişten geleceğe kurulan köprüler, eğer başını tutan dayılar tarafından bakımı yapılmaz, yıkığı çürüğü onarılmaz ise kırılgandırlar.

İnsanı ve doğasıyla Türkiye’nin varlığını geçmişten geleceğe taşıyan köprünün üstünde bir seçim yapıldı, 7 Haziran’da.

Bir ömürle sınırlı zamanda gelip geçen yüzde altmış, bir ömürle sınırlı zaman için köprünün başını tuttuğunu unutup « kalıcı » olduğunu sanan bir dayıya, « Kenara çekil» dedi; « Bu köprü senin malın değil, sen de dayım değilsin! »
Sonra dayının yüzde kırklık kabilesine dönüp, « Siz de önden gitmeyeceksiniz, birlikte yürüyeceğiz! » diye ekledi.
Haklıydılar.

Köprüyü çatırdatan ağır beton kamyonlarının önünde kaçışmaktan, ilerlemeye çalışırken dövülüp sövülmekten, parayı basanın öne geçmesi, hatta sırtına binmesinden, kısaca hor görülmekten bıkmışlardı.

***

Recep Tayyip Erdoğan, başbakanlıktan cumhurbaşkanlığına uzanan 13 yılda siyasal varlığının en fazla bir ömürle sınırlı olduğunu unutup, köprü başını ilelebet tutarım, kimin geçip kimin geçmeyeceğine hükmederim, sandı.

Halkın kendisine tapınan ya da itaat eden yarısına sırtını dayayıp, muhalif olan öteki yarının istemlerini, beklentilerini, özlemlerini, hatta varlığını yok saydı.

Dahası, « ötekiler » diye dışlayıp cezalandırdı!

Hiç düşünmedi ki insanlar sadist olabilir, ama sadizm toplumsal olamaz, cezalandırmak ve ceza çekenin acısını izlemek hiç bir halkın ortak zevki değildir.

Hiç aklına gelmedi ki sokaklarda özgürlük ve demokrasi isteyen gençlere sıkılan gazlar, kurşunlar; sıktıranın yanında yer aldığı için ödüllendirilen kimilerini de korkutabilir…

Nitekim Recep Tayyip Erdoğan’ın yanında olanların yüzde onu, kontrolsüz gücün yıkıcı bir güç olduğunu anlayarak; taraf değiştirmiş, muhalefete geçmiştir.

Bir kıt’a büyüklüğündeki Rusya’dan şöyle bir baktığı Türki-ye’deki seçimlerde salt çoğunluğu elde edemese de en çok oyu alan AKP’nin başkanı yerine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kutlayan Putin, özünde haklıdır!

***

Çünkü muhalefete geçen yüzde on oyu, AKP değil, makamın tarafsızlık ilkesini çiğneyerek meydanlara inip oy isteyen Erdoğan kaybetmiştir.

Çünkü Türkiye’nin yüzde altmışı, imanla sorgusuz sualsiz itaata koşullayan din baskısına ve bu baskıyı yaratmaya yarayan eğitim programlarına karşın, baş imam kültüne « hayır » demiş, seçilmiş bir sultanlık rejimine geri dönmeyi reddetmiştir.

Çünkü Türkiye, kesintili aralarla da olsa « özgürlüğü » tatmış, kadın erkek eşitliğine ulaşabilecek kadar yaklaşmış, demo-krasiye dokunmuşluğunu henüz unutmadı.

Şimdi ne olacak?

İnsan ömrüyle sınırlı varlığımızı ve çocuklarımızı geçmişten geleceğe taşıyacak köprünün başını, azınlık bir hükümet dayısı mı tutar, yoksa koalisyon dayıları mı? Bilemem.

Ama köprü ağır hasarlıdır, bu kesin.

Ve yeni dayıları, hasarı onarıp sağlamlaştırmayı başaramazlar-sa, yıkılacaktır.

Yengiler az, yenilgiler çok şey öğretir.
Japon Atasözü

«G» NOKTASI

Türk sinemasının özgün yönetmenlerinden Nesli Çölgeçen’in 1990 yapımı çok güzel bir filmi vardır: İmdat ile Zarife.
İmdat, ayısı Zarife’yi sokaklarda oynatarak yaşamını kazanan biridir. Zabıtalar kovalar, ikili kaçar. Bir gün yakalanırlar. Zabıta tarafından ormana terkedilirler. Yoldan geçen gazino sahipleri tarafından kurtarılır ve gazinoda gösteri yapmaya başlarlar. An-cak Zarife, artık sahibine itaat etmeyi reddeder.

Çünkü ormanı tanımıştır. Ormana dönmek, yani doğal ayar-larına, özgürlüğe dönmek isteyecek, sonunda da dönecektir.

Yeryüzünde insanların, hayvanlardan ne daha çok değeri, ne de hakkı var. Dünya tüm canlıları ve cansızlarıyla herkesin, herşeyin mekanı.

Özellikle canlıların, fabrika ayarları aynı.

Esaret altında doğan insanlar, özgürlüğü koklamaya görsün, itaat etmez olurlar.

Gezi olaylarının geçirdiğimiz seçimlerdeki etkisi budur: Gençlerin saldığı özgürlük kokusunu, pek çoğumuz içine çekti.

Artık iflah olmayız.

Neleri yitirdiğimizi anımsadık, geri istiyoruz!