RESTORASYON DÖNEMİ

“AKP iktidara geldiğinde 12 yaşındaydım, şu an 25 yaşındayım. Bitmeyen bir ergenlikti benim için AKP, bugün büyüyebildiğimi hissediyorum…” Böyle duygularını ifade ediyor Irmak sosyal medyada. Baskının doruğa çıktığı, insanların sürekli ötekileştirildiği, eğitimin yapboz tahtasına döndüğü, hukukun ayaklar altına alındığı, yolsuzlukların ayyuka çıktığı koca bir 13 yıl. Bunların üzerine birde “tek adam”ın otoriterliğini ve ölçüsüz hırsını ilave edin… İnsan ömrünün altıda biri neredeyse… Üniversiteden yeni mezun olan Irmak’la başladık, devam edelim..

10 yaşındaki çocuktan 90 yaşındaki teyzeye herkesin boğazına kadar siyasetin içine gömüldüğü Türkiye’de nüfusun yüzde 60’ı 8 Haziran sabahından beri “şafak ayini” yaşıyor. Şafak diyorum çünkü yeni dönemin ilk ışıkları bunlar…

Tan daha ağırmadı. Alınacak daha çok yol var. Rehavete kapılmadan, çözülmeden, kavgaya, çekişmeye başlamadan… “Büyük egoları” her zamanki gibi çarpıştırmadan… Kısır bir gündem çevresinde ömür tüketmeden…

Asıl sınav burada. Yoksa yeniden karanlığa gömülmemiz işten değil…

Aslında halk sandıkta tüm bunların da mesajını verdi. Emanet oyların bilincinde olduklarını söyleyen üç siyasi partinin ilk ortak sesleri “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” vurgusu oldu. CHP, HDP ve MHP’nin zaten seçim beyannamelerinde de var olan ortak maddeler üzerinde anlaşarak harekete geçmeleri en temel beklenti. İster koalisyon, ister azınlık hükümeti olsun; benim tek bildiğim bu üç partinin de Meclis’teki sandalye sayılarının, (AKP’nin 258 milletvekiline karşılık 302 milletvekili) birçok maddeyi değiştirmeye yetecek olması… Milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması, seçim barajının düşürülmesi, yolsuzluk soruşturmalarının başlatılması, Kaç-ak sarayın Erdoğan’dan alınması, doğru ekonomik adımların atılması…

Bundan sonra verilecek sınavın bir ayağını siyasi partilerin atacağı adımlar oluşturuyor olsa da diğer ayağında diğer aktörler bulunuyor. Yani, sendikalar, sivil toplum örgütleri, meslek odaları, akademik dünya ve bilinçli vatandaş. En temel anahtarlardan biri ise örgütlülük. Gezi süreci tüm bu aktörleri buluşturan bir arena olmuştu. Baskı ve özgürlüklerin kısıtlanmasına tepki olarak kendiliğinden patlak veren bu isyan dalgası, beraberinde “dayanışma, hoşgörü, birbirini dinleyebilme, ortak akıl geliştirebilme” gibi deneysel bir laboratuvara dönüştürebildi bu ülkeyi. Ben 7 Haziran seçimlerini de Gezi’nin kazanımlarından biri olarak okuyorum. Keza “Oy ve Ötesi” gibi devasa bir gönüllü ordusunun doğuşunu; seçmenin oylarına sahip çıkmak için sandıkların başında nöbet tutmasını…

Örgütlülük ise çok daha yapısal. AKP’yi bugüne kadar seçimlerde iktidara taşıyan önemli etmenlerden biri oldu örgütlülük; parti disiplini, tabana yayılma, kadın kollarının, gençlik örgütlerinin dur durak demeden sadece seçim döneminde değil daima çalışır olması. Aynı güçlü örgütlülüğü bu seçim döneminde HDP’de de gördük. CHP ise geçmiş dönemlere kıyasla daha örgütlü olsa da ne yazık ki daha alacağı epey yol var.

Sivil örgütlülük işin bir başka boyutu. 12 Eylül sürecinden itibaren sistematik olarak örgütlülüğün sindirilmesi, yok edilmesi bu ülkenin en önemli kayıplarından biri oldu.

Kapitalist sistemin, patron-siyaset ittifakının çarkları arasında işlevsizleşen işçi sendikalarına karşı otomotiv emekçilerinin verdiği tepki de doğru değerlendirilmeli; doğru ve çağdaş sendikacılık adımları atılmalı. Yine akademik örgütlülük bir diğer önemli boyut. Akademik özgürlük ortamı bir anlamda toplumsal özgürlük demek. Bugüne kadar rektörlük seçimleri için verdikleri oyların en küçük bir değerinin olmadığını, cumhurbaşkanının kendi istediği kişiyi atayacağını bilmelerine karşın seçimlere katılıp oylarını verdiler. Oysa örgütlenerek oy vermemek önemli bir sayfanın çevrilmesine yol açacak, akademik dünya siyasal iktidarın arka bahçesi olmaktan çıkarılabilecekti. Bundan sonra neden olmasın?

Başlıkta da dediğimiz gibi bu ülke büyük bir restorasyonu hakediyor. Ve bunun için her kesime büyük görevler düşüyor…