“QUE BONİTOS OJOS TİENES”

1960’ların başlarında Bursa’da bir avuç amatör olarak kurduğumuz Oda Tiyatrosu’ndaki ilk oyunumuz “Fareler ve İnsanlar”da George’u olağan üstü bir “performans”la canlandıran terzi Faik, prova aralarında omuzlarına kilim benzeri bir şeyler atar, başına nereden bulduysa geniş kenarlı bir hasır fötr şapka geçirir, gözlerini kısar, gitar çalıyormuşçasına hareketlerle “que bonitos ojos tienes”i söylerdi…

Ortadan az daha kısa boylu, geniş omuzlu, tıknazca bir adam olan Faik, yanık yüzüyle, bıyıklarıyla da, Güney Amerikalı bir köylüden farksızdı…

Yaptırmaya para ve zaman bulamadığı için epeyce dişsiz kalan ağzından dökülen sözcüklerden aklımda “kebanito sopostiyones” diye bir şeyler ve sonrasındaki “Malaguena” sözcüğü kalmış…

Geçen yıl Kasım ayındaki Meksika yolculuğumun izlenimlerine ünlü şarkının bu ilk dizesiyle başlamaya karar verdiğimde doğrusu nedir diye internete girdim ve bunca yıl zihnimde ilgisiz bir takım sözcükler gezdirdiğim için kendimden utandım…

“Ne güzel gözlerin var” diye başlıyor şarkı… İçeriği ise oldukça sıradan: İspanya’nın Malaga kentinde bir kıza ilanı aşk eden adam,çok yoksul olduğu için aşkına karşılık bulamıyor…

Uluslararası Şiir Buluşmasına çağrılı olarak geldiğim Meksika’da birkaç arkadaşla birlikte bizim kasabalar arasında işleyen köhne otobüslerin bir benzerinde başkent Meksiko’nun elli kilometre kadar uzağındaki Güneş ve Ay Piramitlerini görmeye gidiyoruz…

Bir iki durak sonra gitarlarıyla otobüse binen belli ki iki köy delikanlısı, az sonra, koridorda bir sıkışımlık yer bularak “Malaguena”yı söylemeye başladılar…

Daha doğrusu, biri başlıyor, o durduğunda kaldığı yerden öteki sürdürüyor…

Ben de ayakta durmaya çalışarak baştan sona videoya çektim bu unutulmaz dinletiyi…

İtiraf ederim ki bu Meksika yolculuğumda ben de en çok iz bırakan şey ne Güneş ve Ay piramitleri, ne şiir dinletilerimiz, ne sahneden sunulan profesyonel gitar dinletileri, fakat bu iki köylü delikanlının “ Gözlerin Ne Güzel” şarkısı ve ardından çalıp söyledikleri ezgiler oldu…

***

Böylesi yolculuklarda çevreye turist gibi değil de şair olarak bakmak böyle bir şey olmalı…

Ayrıntılar daha çok ilgimi çekiyor…

Örneğin, sözünü ettiğim piramitlerin bulunduğu turistik alanda satılan giysi,incik boncuk türünden şeylerden çok, satıcılar dikkatimi çekti…

Bizim terzi Faik’e benzeyen, genellikle orta boylu, tıknazca, kalın bıyıklı, yanık tenli adamlar…

Başlarındaki geniş kenarlı şapkalar, belli ki Meksikalı olarak görünmek için değil,
Kasım ayında da yakıp kavuran güneşe karşı bir önlem…

Ürünlerinin satılması için aşırı bir ısrarları yok…

Bir iki denemeden sonra kararı ağırbaşlılıkla alıcıya bırakıyorlar…

Doğu’da, özellikle de yolumun düştüğü Arap ülkelerinde gördüğüm satıcılara benzemeyen bir satıcı tipi bu…

***

Başkent Meksiko’nun günlük yaşamında “egzotik” bir şey görmedim. Şehrin merkezinde, trafiğe kapalı caddelerde, renkli ve barışçıl bir kalabalık vardı.

Buna karşılık sözünü ettiğim merkezdeki büyük caddelerin kesiştiği bir alanda bulunan hükümet binasına belli bir mesafe dışında yaklaşmak yasakmış…

Guerrero eyaletinde kaçırılan ve öldürülen 43 öğretmen okulu öğrencisinin acısı orada bulunduğum günlerde henüz çok tazeydi.

Her yerde fotoğraflarının bulunduğu protesto afişlerine rastlanıyordu…

Gece, şiir dinletilerinden birinin yapıldığı açık alanlardan birinin yakınındaki büyük bir kilise tıklım tıklım doluydu…

Ayini biraz izleyip çıktım…

Dışarıdaki hafta sonu kalabalığı ise ne şiir dinletisiyle, ne kilisedeki ayinle, ne katledilen öğrencilerle, ne de belki Meksika’nın hem sanatsal hem turistik değeri Frida Kahlo’nun bir gün önce gezdiğimiz etkileyici müze eviyle ilgiliydi…

Tek bir yazıyla Meksika nasıl anlatılır?

Şimdi en iyisi yazıyı burada kesmek ve “ Gözlerin Ne Güzel” diye başlayan ölümsüz şarkıyı defalarca dinleyerek ezgisiyle birlikte sözlerini de belleğe kazımak…