HALKTAN KORKTUKLARI İÇİN YASAK KOYUYORLAR

Geldi, kentte fırtına gibi esti. Sultanahmet, Ayasofya, Topkapı, Yerebatan Sarayı, Boğaz, Kapalı Çarşı, Arasta, Sinan’ın hamamı… Üç gündür dilim dışarıda, ona yetişmeye çalışıyorum…

O, Joan Baez. İKSV’nin 22. İstanbul Caz Festivali’nde 1 Temmuz konseri için önceden geldi.

“İlk kez bir konser öncesi bunca sevdiğim kentte, birkaç boş günüm var. Üstelik bu kez oğlum yanımda, onun ilk gelişi. İkimiz de çok heyecanlıyız” diyor… Oğlu, aynı zamanda orkestranın perküsyoncusu Gabriel Harris.. Ona bu çooook sevdiği kentin her yanını göstermek istiyor.

Gelişleri hafif maceralı oldu. Gitarını zor buldu. Ertesi sabah bavuluna kavuştu. Perşembe akşamı bir balıkçıda soluğu alıp Sultanahmet sokaklarına vurduk kendimizi.

Cuma günü güzel güzel “turizm” yaparken birden GÜMMMM! Gazeteleri gördü, haberleri sordu ve Grup Yorum’un İstanbul konserinin İstanbul Valiliği’nce iptal edildiğini öğrendi!

Grupla buluştu

Yasağı öğrenince, sözcüğün tam anlamıyla çıldırdı. Konserin neden yasaklandığını bir türlü anlamıyor. Tekrar tekrar valiliğin yasaklanma gerekçesini anlattım. Anlamıyor.

“Toplumun tepkisine yol açarak infiale yol açabileceği; kitlesel, toplumsal tepki ve provokatif eylemlere mahal verebileceği şeklinde duyumlar olduğu” gerekçesini İngilizceye çeviriyorum. (Bu bozuk Türkçeyi çevirebilene aşkolsun!) Yine anlamıyor. Valinin işi provokasyonu önlemek değil mi diye soruyor. Sonunda tutturdu, illaki beni onlarla buluştur diye.

Buluşturdum. Grup Yorum’un bir bölümü Çağlayan’da Adalet Sarayı’nın önünde, bir başka bölümü Bakırköy’deki konser alanında oturma eyleminde olduğundan, İnan Altın ve Vahap Kucur’la buluştuk. Biz de Ayasofya’nın önünde oturup sohbete daldık.

Sürpriz olur mu?

Joan Baez, internetten onların şarkılarını dinleyince, İzmir ve Adana konserlerindeki o muhteşem kalabalıkları videodan izleyince, “Şimdi anladım” dedi. “Bu kentin yöneticileri – yoksa ülkenin mi demelihalkından korkuyor. Onun için yasaklayıp duruyorlar. Yasaklamak acizliktir.”

Joan Baez müneccim değil ama ne de olsu vicdan sahibi. Daha geçen ay Berlin’de Uluslararası Af Örgütü’nün “Vicdan ve Bilinç Elçisi” Ödülü ona verildi.

Grup Yorum’a, dayanışma, destek ve direnç mesajları ilettikten, gençlerden ayrıldıktan bir saat sonra, yasağın kalktığı haberini alacaktık. O haberi alınca müthiş keyiflendi ve Grup Yorum elemanlarına bir haber uçurdu: “Hiç belli olmaz bu pazar konserinizde size bir sürpriz yapabilirim!” Hep diyor ya: “Dayanışma, benim zenginliğim, sesim özgürlüğümdür” diye…

Erdoğan o yeni sarayında kaybolur mu?

Turizm, Grup Yorum, Kardeş Türküler arasında bir dişçi ziyareti (Teşekkürler Ali), bir iki giysi edinme (Teşekkürler Nermin) İstanbul kazan, biz kepçe… Bu arada ben de boş durmuyorum elbet, bir iki soru soruyorum.

Türkiye’de en çok sevdiği ve en sevmediği üç şey? “Sevdiklerim üç değil çok” deyip beşte karar kılıyor:

  1. İnsanlarınız
  2. Antik Efes
  3. Masaların üstünde dans etmek
  4. Tuzda pişmiş balık
  5. Erdoğan’ın yemek masasına, iftar sofrasına insanların gösterdiği tepki…

Sevmedikleri şöyle:

  1. Kürtlerin itilip kakılması
  2. Dünyanın her yerinde olduğu gibi burada da Romanların iteklenmesi, kültürlerinin yok sayılıp, anlaşılmaması.
  3. Erdoğan’ın yeni yemek masası.

Bunları öyle bir kesinlikle söyledi ki, şaşa kaldım. Peki, hiç mi kuşkusu, acaba dediği, tereddüt ettiği yok… “Var” dedi ve ekledi: “Tuzda balık iyi pişer mi pişmez mi? Bir de Erdoğan o yeni sarayında kaybolur mu kaybolmaz mı? Ya da ne zaman kaybolur?”

Anlaşıldı! Obama’nın yok diye kıskandı, ondan böyle konuşuyor. Konuyu değiştiriyorum.

Mutluluğun tarifi

Bana mutluluğun resmini, (pardon) tarifini yapar mısın Joan Baez?

“Sabahleyin, rüzgârda hışırdayan, salınan ağaç dallarının tepesindeki yatağımda uyanmak, etrafımda kuşların daldan dala konduklarını görmek, ağaç evimi yerli yerinde tutan halatlar üzerinde minik sincapların yarışını izlemek…”

Bakmayın “Ağaç evim” dediğine. Gördüm orayı. San Fransisco’nun güneyindeki bir banliyöde, evinin dev bahçesinde, dev ağaçların tepesinde bir platform, bir fakirhane. Damı falan yok. Koca bir merdivenle çıkıp iniyor; kimi zaman da düştüğü oluyor. Ama orada çok mutlu.

Hayattaki misyonu

Soru ve yanıtları sürdürüyoruz. “14 yaşımdaydım ve dünyanın ne halde olduğunun farkındaydım. Yeni yeni şarkı söylemeye başlamıştım. Ve o günden beri hayatta tam ne olduğunu bilmesem de bir misyonum olduğunu hissediyordum. Büyürken, şiddet karşıtı kişisel inancım ve bilincim gelişti. Şiddetti dışlama disiplini ve şiddete karşı örgütlenme içimde kök saldı. Böylece misyonum berraklaştı. Müziğimle şiddeti dışlama eylemi bütünleşti.”

“Her zaman ve hâlâ, benden daha az şanslı olan insanlara empati duydum. Yoksullara, açlara, ezilenlere, sömürülenlere, baskı görenlere haksızlığa uğrayanlara … Kimilerinin hayatlarını değiştirme ya da etkileme nimetine kavuştum.

“En büyük mücadeleyi, -ahlakı bir yana bırakılım- insanları, örgütlü şiddet dışılığın, örgütlü şiddetten çok daha pratik olduğu konusunda eğitmekte verdim.”

İç huzuru

Joan Baez’la 1985’ten beri arkadaşız. O gün bugün dünyanın çeşitli yerlerinde buluşuyoruz. Muhteşem bir iç huzuruna sahip olduğuna inanıyorum. Sürekli çalışmasına, üretmesine, insan hakları mücadelesine ve kahredici dünya hallerine, nice hoyratlığa karşın, kendisiyle barışıklığına hayranım… Nedir bu iç huzurunun sırrı?

“Benim gibi aydınlanmamış birine göre, iç huzuru akıcı, kaygan bir şey. Bir gün var, bir gün yok… Bir bakıyorsun o iç huzuru, ertesi gün, aptalca saçma sapan küçücük bir şey yüzünden yerini endişeye, çelişkilere, gerilime, krize bırakmış… Meditasyon yapıyorum. Meditasyon huzurlu dönemlerin daha uzun sürmesine yarıyor… Tanrı’ya şükürler olsun ki, resim yapmakta, dans etmekte ve şarkı söylemekte sonsuz bir sevinç, bir meydan okuma, ve itici güç buluyorum

Özgürlük, eşitlik ve dayanışmanın sesi

60’lı yıllarda, ilk gençliğini, ikinci, üçüncü, dördüncü ya da sonuncu gençliğini yaşayanlar Joan Baez’i tanımışlardı.

Onun şarkılarıyla yeryüzü dediğimiz bu mucizenin güzelliklerine gönül veriyor; onun şarkılarıyla sömürüye başkaldırıyor; onun şarkılarıyla yeryüzündeki yalanlara, kötülüklere isyan ediyor; onun şarkılarıyla âşık oluyor; onun şarkılarıyla gülüyor, ağlıyor, öfkeleniyor, umutlanıyor ya da savaşlara, ölümlere, haksızlıklara, eşitsizliğe ve şiddete direniyorduk…

Bu pırıl pırıl, ışıklı, duru mu duru soprano sesli genç kız, ne opera sahnelerindeki sopranolara ne de pop konserlerin starlarına benziyordu. O herkese, 60’lı yılların gençlerine benziyordu.

Meksikalı babasından aldığı koyu renk teni, İskoçyalı anasından aldığı açık renk gözleri, beline dek inen simsiyah saçları, boynundaki, bileğindeki boncukları, yalınayakları ve yanından hiç ayırmadığı gitarıyla göçmen misali, neyi yaşıyor, neyi hissediyorsa onu söylüyordu.

İlk profesyonel konseri, 1959’da: Newport Folk Festivali’ndeydi…

20.yüzyılın ikinci yarısında ne yaşadıksa, ne hissettikse, onun bir yerinde Joan Baez vardı. Yaşananlarla, onun söylediği şarkılar örtüşüyordu.

Daha güzel daha mutlu, daha aydınlık bir dünyanın mümkün olduğu umudunu bize veriyordu. Bu umudu güçlendiren, yayan, paylaşan öyküler anlatıyordu.

O günden bu yana, yüzlerce kayıt … Beş kıtada yüz binlere varan kitlelere verilen konserler…. Satışı milyonları geçen “Altın Plaklar”… Ödül üzerine ödüller…

O günden bu yana Martin Luther King’in yanı başında, sonra onun izinden yürünen yollar… 50 yıl önce bir mayıs sabahı Selma’dan Montgomery’ye siyahların vatandaşlık hakları için Alabama’da yola çıkmıştı… O gün bugün sürdürüyor yürüyüşünü…

1950’lerin “Çıplak Ayaklı Madonna”sı; 60’ların “Folk Şarkıları Kraliçe”si; 70’lerin savaş aleyhtarı, “protest sanatçısı”; 80’lerin İnsan Hakları Sözcüsü… 2000’lerde şiddete karşı durma misyonunu sürdürüyor.

O günden bugüne, Hanoi’de, bedeninin Amerikan bombalarına siper etmesi… Şili’de, Arjantin’de, Nikaragua’da diktatörler karşı duruş.… Arjantin’de Plaza de Mayo Anneleri’nin yanında… ABD’de kendi ülkesinde nükleer silahlanmaya direnişi, ölüm cezasına karşı mücadelesi… Bosna’da, Afganistan’da, Irak’ta işgal kuvvetlerin şiddetine karşı duruşu… Bugün hâlâ bir referans, bir örnek oluşturması …

Joan Baez’in meslek yaşamı bunca uzun yıllar sürebildiyse, bunda şarkı söylemekle toplumsal bilinci birbirinden hiç ayırmamasının rolü büyüktü.

Doğuştan sahip olduğu pırıl pırıl berrak sesiyle başlangıçta biraz Harry Belafonte, biraz folk kraliçesi Odetta tarzında şarkılar söylüyordu. Geleneksel baladlar, blues’lar, ninniler… Kendi üslubunu bulmakta hiç gecikmedi. Ve o biçeme hep sadık kaldı. O bir öykü anlatıcısıydı! Daha baştan kararını vermişti o, folk şarkıcılığı geleneğini sürdürecekti.

Hem kendi bestelerini, hem de Pete Seeger, Woody Guthrie, Phil Ochs, Bob Dylan gibi olağanüstü müzik insanlarının da bestelerini, şarkılarını seslendirdi… Kendi bestelerini de sayısız şarkıcıya emanet etti. Meslek yaşamı boyunca sadece kendisiyle yarıştı… Müzik dünyasındaki misyonuna son yıllarda genç folk müziği sanatçılarına fırsat yaratmak gibi bir misyon ekledi.

“Sesim, benim özgürlüğüm. En büyük zenginliğim ise dayanışmadır” diyen Joan Baez bir kez daha ülkemizde. Hoş geldi;sefalar getirdi…