KATLİ VACİP BİR CEVHER: KADIN

Erkekler bizden niçin bunca nefret ediyor?

Çünkü bize muhtaçlar, çünkü bizden korkuyorlar ve çizdikleri yoldan çıkmamızı önlemek için baskı altında tutulmamız gerektiğini biliyorlar.

Baskı altında tutacaklar ki munis olalım, kızlık zarlarımızı onlar yırtana kadar bakir koruyalım, bizleri ana yapmalarını bekleyelim, kadın düşmanı yeni kuşaklar yetiştirelim ve babaerkil düzenin devamını sağlayalım.

Biz kadınlardan nefret ediyorlar, çünkü hem günaha çağrı aracıyız, hem onları da ezdiğini ergeç anlayacakları ataerkil toplumdan çıkış kapısıyız.

Bizlerden nefret ediyorlar, çünkü devletin ve sokağın el ele tutuşup vurduğu zincirlerimizden kurtulunca, hesabı önlerine koyacağız!

***

Kadın bedenimize sahip çıkmak için verdiğimiz savaşım, ancak bir zihniyet devrimiyle kazanılabilir.

‘Siyasal kimlik’ten söz etmek cüretini gösteren kadınlara sık sık ayar veriliyor; ‘kadın hakları’nı bir yana bırakıp daha geniş bir erek olarak ‘dayanışma’ ya da devrim ruhuna (Arap Baharı) sadakat öğütleniyor.

Bu yanlıştır.

Arap dünyasında taşlar yerinden oynuyor, katmanlar yeniden tanımlanıyor, bu altüst oluş ciddi ve öngörmesi hayli zor sonuçlar verecek. Kadın erkek, hepimizin önünde tarihle yüzleşmek ve sistematik kadın aşağılamasını yenmek için bir fırsat var.

Mısır’da Hüsnü Mübarek’ten, Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali’den, Libya’da Muammer Kaddafi’den, Yemen’de Abdullah Salih’ten bir şekilde kurtulduk. Ama başkanlık saraylarına yuvalanan bu efendilere duyduğumuz öfkeyi sokaktaki efendilerimize karşı yöneltmedikçe; zihinlerimize, evimizin içine ve dışına hükmeden Mübarek’leri devirmedikçe, devrim başladı sayılmaz.

***

90’lı yılların başında, yirmi yaşında falandım. Kahire metrosunun kadınlara ayrılan vagonuna binmiştim. Tesettüre uygun giyinmiş ve başıma bej renkli bir türban örtmüştüm.

Kara çarşafından (nikab) yalnız gözleri görünen bir kadın, ‘Neden nikab giymiyorsunuz?’ diye sordu. Kanım dondu, çünkü yüzü bile kapayan bu kapkara giysiyi oldum olası korkutucu buluyordum.

‘Yeterince kapalı değil miyim?’ diye sordum.

‘Yiyeceğiniz şekerin açıkta mı yoksa kağıda sarılı olmasını mı yeğlersiniz?’ karşılığını verince, yanıtını da aldı: ‘Ben şeker değilim!’

‘Şeker kağıdı’, ‘Mücevher kutusu’ gibi güzellemeler, Mısır ve diğer İslam ülkelerinde kadınları çarşafa girmeye ikna için kullanılan reklam malzemeleridir. Bu güzellemeleri yapanlar, kadınları gösterilince pahasını yitiren değerli eşyalara kıyaslar, korumak ve saklamak gereken hazinelere benzetirler.

Dayatılan giyim yasakları açısından kadın, nedense asla olduğu gibi, yani kadın olarak kabul görmemiştir.*

*MONA ELTAHAWY’nin Başörtüleri ve Kızlık Zarları başlıklı kitabının Fransızca çevirisinden alıntıdır (Foulards et Hymens/Belfond, 2015)

Kadın korumasızdır, ama bu saldırmayacağı anlamına gelmez!
Jean Prevost

‘G’ NOKTASI

Sol Haber Portal’da okuduğum bir habere göre, HDP İzmir Milletvekili ve Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü TBMM’de Yunanistan’daki Syriza hükümetine destek amacıyla bir basın toplantısı düzenlemiş. HDP olarak Syriza’nın aldığı referandum kararını ve verdiği mücadeleyi kalpten desteklediklerini söylemiş.

Politika, bazen diplomatik lagalugadır, içi boş da olsa iyi niyet ifadeyi gerektirir; buraya kadar güzel demiş. Ama Kürkçü, hızını alamayıp Yunanistan’ın 30 Haziran’da ödenmesi gereken 1,7 milyar Euro’luk borcunu Türkiye’nin üstlenmesini de önermiş. Böylece Ege Denizi’nin bir barış denizi haline gelebileceğini savunmuş.

Kesin inandım ki TBMM’deki maaşın bir tılsımı var. Cebine indiren vekil, Türkiye’yi zengin sanıyor, herkese olmasa bile özellikle yakınlarına da yemlik sağlıyor ve kendisine kürekle para ödeyen milletin neler çektiğini görmez, duymaz oluyor.

Daha da kötüsü, temsil ettiği halktan kopuyor; örneğin Ertuğrul Kürkçü, kendisine oy veren Kürtlerden çoğunun elektrik parası, su parası ödeyemediğini unutuyor!

Sorarım size, gösteriş amacıyla yaptırdığı bir sarayı millete ödeten Cumhurbaşkanı Erdoğan ile gösteriş amacıyla Yunanistan’ın borcunu bu millete yıkmaya kalkan Ertuğrul Kürkçü arasında kuramsal bir aykırılık, siyasal etik farkı var mıdır?

Hatta felsefe sorusu da sorabilirim: Suriye’ye savaş açarak iktidarını sürdürmeye çalışmakla, Yunanistan’ın borcunu üstlenerek barış yapmaya çalışmak arasında ne fark vardır?

Amaçlar zıt görünse de hem mantık aynıdır, hem de araç!

Başkasının canıyla savaşanlar, elbet başkasının malıyla barış sağlamaya kalkar.