BORÇ KÖLELİĞİ VE KREDİOKRASİ (1)

Çipras seçimleri kazandığında Yunanistan’da yaşanan krizi ve kemer sıkma politikasını şöyle bir benzetme ile anlatmıştı: “Ekonomi ineğe benzer; ot yer ve süt üretir. Yediği otun çeyreğini verip dört kat daha fazla süt üretmesini beklemek akla mantığa sığmaz.

Basitçe, inek ölür. Yunan ekonomisine şu anda olan bu”. Aradan 6 ay geçti. Çipras ve ekibinin hazırladığı teklifler troyka tarafından tek tek geri çevrildi. Sanki bu diğer ülkelere bir ders olsun tavrı ile…

Yunanistan ve kreditörleri arasında yaşananlar, Nobel Ödüllü Stiglitz’in vurguladığı gibi paradan ve ekonomiden ziyade güç ve demokrasi ile ilintili. 5 yıl önce Yunanistan’a kakaladığı ekonomik programının sorumluluğunu üzerine almayı reddeden troyka (Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve IMF) ültimatom niteliğindeki tekliflerinden ödün vermiyor ve katılığında ısrar ediyor. Çünkü biliyor ki AB’nin diğer hasta ülkeleri İspanya, Portekiz ve İrlanda kapıda. İspanya ve İtalya’nın toplam 4 trilyon Avro borcu var. Büyüme zayıf olduğu için bütçe açıkları artıyor. Okyanusun öte yakasında küçük özerk Karayib Adası Porto Riko’nun kamu borcunu ödeyememesi ve temerrüde düşebilecek olması, daha pek çok ülkenin devlet borçlarının giderek alarm verici boyuta ulaşması uzunca bir süredir uygulanan ve ahtapotun kollarına benzettiğim neoliberal politikaların en çarpıcı boyutunu ortaya koyuyor: Borç köleliği…

Küresel finansal sistemin doymak bilmez bir iştahla büyümesinin formülü insanları borçlandırmak ve tüketime özendirmek. Küresel kreditörler ülkelere bunu dayatıyor, ülkeler de kendi vatandaşlarına… Hem bireylerin borçlarının hem de ülke borçlarının temelinde bu yatıyor…

2011 yılında doğan “Occupy Wall Street” hareketinin sloganı “Biz yüzde 99’luk kesimiz” idi. Bu slogan şu anlama geliyordu: Bizi yönetenler yüzde 1’lik bir kesim ve onlar her türlü sosyal, ekonomik ve siyasi gücü ellerinde tutuyorlar. İşte bugün bu yüzde 99’luk kesimin içinde giderek daha fazla insan giderek daha fazla borç yükü ile boğuşuyor…

Üstelik bireylerin maaşları durağanken hane halkı borçları artıyor… ABD’de her 7 Amerikalıdan biri alacak tahsildarları tarafından takibe alınmış durumda. Türkiye’de hane halkı borcu son 12 yılda 55 kat artmış durumda. 2002’de hane halkı 100 liralık kazancının 3.4 lirası kadar borçluyken bugün 100 liralık kazancının 55.2 lirasını borçlu.

New York Üniversitesi’nde akademisyen Andew Ross, borçlanma ve borçlandırma üzerine kurduğu kitabı Krediokrasi’de aslında bu konuyu çok güzel anlatıyor. “Dünya bir süredir bitmek tükenmek bilmeyen borç krizleriyle boğuşuyor. 2008 Mortgage krizi olarak da bilinen küresel sermayenin dibe çöküşü, dünyayı daha fazla borçla yaşanan, yaşamak zorunda kalınan bir yere dönüştürdü. Finansallaşma ve borç verenin borç alanın üzerine kurduğu tahakküm tarihin en yüksek noktasına ulaşmış durumda” diyen Ross, devlet politikalarının halk üzerindeki sömürü faaliyetlerini konu ediyor. Margaret Thatcher’ın “emekli fonu kapitalizmi” teşviki ile başlayan süreçte, işçinin emekli fonlarının da finansal piyasaya ve artan riskin içine çekilmesi örneğin… Ya da eğitim üzerinden kurulan “borçlandırma ağının” bireyi nasıl yok ettiğini, gelir imkânlarının nasıl kısıtlandığını…

Peki bugün dünyada birçok ülkede eğitim, sağlık, ulaşım ve kent haklarının daha yoğun sömürüldüğü, eşitsizliğin körüklendiği, borç köleliğine giden bir yolda bir demokrasi nasıl hayatta kalabilir?

Hadi bırakın diğer ülkeleri ABD ve AB’de bile gerçek demokrasiden bahsetmek mümkün mü?

Ross “Bugünün yasa koyucuları, borç verenlerin istekleri karşısında gittikçe daha çaresiz kalmakta” derken gençlerin demokrasiye inançlarının giderek azaldığına dikkat çekerek “Çok sayıda genç temsili demokrasinin halihazırdaki işleyişini yozlaşmış bir oyunun sonu olarak görüyor” diyor.

Önümüzdeki hafta konuyu sürdüreceğiz…