KANOBURLAR…

Güneş, olacakları görmemek için batmıştı o gece.

Omaria köyünde el ayak çekilmişti. Uyuyordu bebeler, uyuyordu çocuklar; kadınlar ve erkekler, yorgun bedenlerini birer ot yatağın kokulu sertliğine bırakmışlardı.

Tepelere gizlenen caniler, suçlu karanlıklarından çıktılar. Ellerinde, bir gün önce başka boğazlarda biledikleri, kanlarını kurbanların eteklerine sildikleri palalar, yollu kurban bıçakları, uzun kılıçlar vardı.

«Allah Allah! » nidalarıyla daldılar kerpiç evlere. Palalar, kılıçlar ve kasap bıçaklarıyla o gece, 17 kadın, 22 erkek ve 3 çocuk kurban edildi.

Kara sakallı, kara cüppeli kasaplar, özellikle üç çocuğun küçücük kellesi keserken, ulvi bir hazza kapılmışlardı.

Koyun boğazlamaya alışık elleri ve bıçakları, çocuk boyunlarında, kuzulardaki kadar kalın bir deri ve postun direnciyle bile karşılaşmamıştı.

Tanrı ne o gece, ne de başka geceler, köylerde kurban edilen çocukların yerine gökten kurbanlık koyun indirdi.

Uzun süredir iğreniyordu Tanrı, kendi adına işlenen bu cinayetlerden. Umudunu kesmişti, kanoburların insanlığından.

***

Bu satırlarla IŞİD’in Ortadoğu’da yaptığı herhangi bir katliam gecesini anlattığımı düşünüyorsunuz değil mi?

Oysa Omaria köyü Cezayir’de ve yazıya döktüğüm vahşet, 1997’de yaşandı. İslamcı teröristler, o yıl Nisan ayının son haftası, Cezayir’in Medea ve Blida bölgesinde tam 350 kişi boğazladılar.

Adı IŞİD değil de MİA (Silahlı İslam Hareketi), FİS (Selametçi İslam Cephesi) GİA (Silahlı İslam Ordusu) ve sonradan El Kaide diye anılan Selefi Cihat kasapları, 1991’den öteye mezbahaya çevirdikleri Cezayir’i 8 Şubat 2002’ye kadar 200 bin kişinin öldürüldüğü, 1 milyon kişinin göçe zorlandığı ve maddi zararı 22 milyar dolara ulaşan bir iç savaşa gömdüler.

Aynı zaman kesitinde Taliban da Afganistan ve Pakistan’da benzer « kan ayinleri » yapıyordu. Taliban’la iç içe El Kaide 2001’de İkiz Kuleleri vurarak yaratıcısı ABD ile besleyicisi Suudi Arabistan’a savaş ilan etti.

***

Sonrasını biliyoruz. Peki sonunu biliyor muyuz?

Hatta, artık tüm dünyadan akın akın acemi kasapların katıldığı, çokuluslu bir mezbaha şirketi gibi örgütlenen bir din devletinin, yani IŞİD’in temsil ettiği bu vahşet sarmalının başında mıyız, ortasında mıyız, o bile belli değil. Kesin olan, sonun hiç de yakın olmadığı…

Bugün İslamcı terörün Suruç’ta katlettiği o iyi yürekli, cömert gençlere, 31 cana ve bazıları ömür boyu sakat kalacak 104 yaralıya ağlıyoruz.

AKP iktidarı, Cumhurbaşkanı ve Başbakanı ve dahi tüm kurmaylarıyla teröre karşı « milli birlik »ten söz edip durdular.

Hatta Başbakan Davutoğlu, parti başkanı olduğunu da vurguladığı konuşmasında, Suruç katliamını gerçekleştiren örgütten çok, teröre karşı « ortak deklarasyon » yapmaktan kaçınacak muhalefet partilerine yüklendi. Öyle bir abandı ki, yarım kulak dinleyenler intihar saldırısını muhalefet gerçekleştirdi, örgütün adı da « ortak deklarasyon » sanabilirdi!

Sıyırtmak neye deniyordu?

Deliliğini cinayetle destekleyene fanatik denir.
Voltaire

«G» NOKTASI

AKP iktidarı ve mutlak muktediri, IŞİD’e terör örgütü diyemediği gibi, IŞİD de demiyor. İçerdiği « İslam Devleti » kavramını kullanmamak için Fransa’nın uyduruğu DAESH’i benimseyip, onu da sanki elektrik şirketinden söz ediyormuş gibi DEAŞ diye söylüyor!

Başbakan Davutoğlu, Suruç’taki saldırıyı şiddetle kınadı, terörü lanetledi, ölenlere rahmet, kalanlara baş sağlığı diledi, Fransa’da 12 kişinin öldüğü benzer saldırıdan sonra oluşan « milli birlik ruhu »nu örnek verdi, ama Fransa’nın yaptığı ve zaten yapılması gereken ilk iş, bir türlü aklına gelmedi: « Milli Yas » ilan etmek!

Oysa AKP hükümeti, 24 Ocak 2015 gününü, ne milli ne ümmi kimsenin umurunda olan Suudi Arabistan Kralı’nın ölümü dolayısıyla Türkiye’de « milli yas günü» ilan etmişti.

Bu iktidarın bu halkla hangi acıyı paylaştığı açık değil mi?