CAN BABA, ÇİÇEK ARİF, SARDUNYA…

Can Yücel’in 16. ölüm yıldönümünde şairin dostları onun mezarı başında toplanmışlardı. Uluslararası Knidos Kültür Sanat Akademisi UKKSA Başkanı Nevzat Metin kısa bir konuşma yaparak Can Baba’yı anma törenini başlattı.   

Sonra Datça Belediye Başkanı A. Gürsel Uçar, Gazeteci Nebil Özgentürk birer konuşma yaptılar.  

Nebil, Can Yücel ile 10 yaşındayken tanıştığını açıkladı. Can Baba 12 Mart döneminde Adana Cezaevindeyken, Güler Abla ve çocukları (Güzel, Su ve Hasan) Özgentürk’lerin evinde kalıp öyle gidiyorlar cezaevine… Bir gün Can Yücel bir sardunya çiçeği istiyor. Baba Süleyman Özgentürk de cezaevine götürüyor. Bir gün sonra ise olanlar oluyor…

Sardunya cezaevinin huzurunu bozmuştur. Koğuş basılır, çiçek gardiyanlarca alınıp götürülür. Edebiyatımız “Sardunyaya Ağıt” şiirini böyle kazanır:

“İkindiyin saat beşte/Baş gardiyan Rıza başta/Karalar bastı koğuşa/İkindiyin saat beşte.

Seyre durduk tantanayı/Tutuklayıp sardunyayı/Attılar dip kapalıya/ikindiyin saat beşte.”

Datça’da Can Yücel’den “sorumlu devlet bakanı” unvanı fazlasıyla hak eden Doğan Yalçınkaya ise ölüm ile yaşam arasındaki bağlara dikkat çekti:

-Can Ağabey bu kadar çok sevildiğini belki bilmiyordu. Bana göre Can Yücel ölümüyle yeni bir hayata başladı.

Buradan yeni hayatına doğru ilerliyor. Ona karşı gösterilen saygı ve sevgiyi başka türlü yorumlamak mümkün değil!

Nevzat Çelik konuşma yapmak yerine Can Yücel’in cenazesi anlatan şiirini ilk kez burada okudu:

“can baba’yla yaptığımız son denizaşırı yolculukta/ datça bodrum’a kıçını dönmüştü.

Kara gözlüklerimiz dahil gözlerimizin feri sönmüştü/ yürek çeperimiz sağlam/ cephanemiz azdı.

O feribotun alt katında yatıyordu tek başına/ yüzümüzü dalgaların tuzuna tutuyorduk biz yukarıda çok başımıza
adam devrimi göremedi biz datça’yı acımız büyüktü içkiye meyilliydik/iki yudumda bitiverdi elimizdekiler
kadehle ağzımızın arasına poyraz giriyor sandık kim çalıyor lan bu rakıları bağırdık, bir ara gelip aşka/ kim çalabilir ki a dostlar hayatı başından kuyruğuna yüzen can baba’dan başka”

Devrimci bir şairin anması da böyle olurdu: Şiirler ve şiir gibi konuşmalarla…
 

Korkma Sönmez!

İnsanları anlatmak için eğer tek kelime şartı getirilseydi Arif Keskiner’e (Çiçek Arif)dört harf yeterli olurdu: VEFA!..

Arif Ağabey, 70’li yaşlarının baharında ve bu sıcaklarda uzak coğrafyalara aldırmaksınız dostları arasında mekik dokuyordu. Antalya’da Fikret Otyam’ı uğurladıktan sonra koşar adım Datça’ya geldi.

Anılar hazinesinden bir Can Yücel-Mehmet Sönmez anısını çekip çıkardı. Palamutbükü’nün kıyısında küçük dost gurubuyla paylaştı.

Ressam Mehmet Sönmez Bodrum’un ünlü Veli Bar’ında gayet karizmatik biçimde içkisini yudumluyor. Can Yücel de karşısında… Can Baba, durduk yerde nedensiz, sebepsiz okkalı bir tokadı Sönmez’in suratına patlatıyor.

Sönmez şaşkın… Karşılık verse olmaz, Can Yücel bu! Sorsa neden yaptın diye, riskli… Ya tokattan daha beter bir şey söylerse? En iyisi daha fazla rezil olmadan sessizce çekip gitmek… Sönmez, kalkıp gidiyor.

Ertesi gün limandan doğru Demirciler Çarşısına doğru yürürken, bir bakıyor ki, karşıdan Can Yücel geliyor.

Karşılaşmak istemiyor. Geri de dönemiyor. Hemen orada bir merdiven boşluğuna saklanıyor ki, Can Baba geçip gitsin. Bekliyor, bekliyor… Artık gitmiştir diye düşünürken bir bakıyor ki, Can Baba karşısında duruyor. Alabildiğine yüksek sesle haykırıyor:

-Korkma Sönmez!   
 

Beykozlu Düz Orhan

 
Datça’da Can Yücel’in mezarı başına erken gelmiştik. Ama bizden erken gelenler de vardı. Bunlardan biri de benim Beykozlu arkadaşım Orhan ve eşi Hülya idi. Eski Datça’ya yerleşmişlerdi. Araya çok uzun yıllar girmişti. Ama
Orhan’ın şiir yazma hikayesini kimse unutulmamıştır.

Henüz 17-18 yaşlarındaydık. Orhan bir gün “ben 15 gün eve kapanacağım” dedi:

-Şiir yazacağım!

Verdiği süre sonunda Beykoz’da deniz kenarındaki Dalyan Gazinosuna geldi. Arkadaş grubumuz eksiksiz olarak toplanmıştık. Orhan’ın 15 gün süreyle üzerinde çalıştığı şiiri veya şiirleri dinleme heyecanı içindeydik. Hatta “dur başlama” Semih yok, Aydın geliyor falan diye uyarılarda bulunuyorduk.

Sonunda vakit tamam oldu. Orhan iki kez öksürdü ve şiirine başladı:

“Dağdan indim düze,

Oh ne düz!..”

Derin bir sessizlik oldu. Herkes Orhan’a bakıyordu. Orhan da herkese… Bekleyiş biraz daha sürdü. Herkes içinden dışından “Eeeee” diyordu. Orhan:

-Bu kadar dedi.

-On beş günde yaza yaza bunu mu yazdın?

-Siz şiirden ne anlarsınız ki!

Orhan hızla kalkıp gitti… O günden sonra artık bu talihsiz genç şairin soyadı gitti, adının başına yeni bir kelime geldi:

-Düz Orhan!..