KATHARSİS

Birinci bölümünü geçen çarşamba okuduğunuz Türkiye romanını, bizler yazıp içinde yaşadığımız için, elbette yansız eleştirmen gözlüğüyle okuyamıyoruz.

Kimimiz bu ülkeye gönül gözleri, kimimiz cepteki cüzdandan bakıyoruz. Aya şöyle bir uzaklaşıp seyredince, inanın bana inanılmaz bir yer Türkiye.

Tüm dünya ile kıyaslayamam ama, az çok bildiğim özgür ve demokrat hiçbir ülkede bu kadar çok cinayet işlenmiyor, bunca dayak atılmıyor, böylesine yaygın bir kıyıcılık, terör, şiddet, radikal gruplaşmalar yok.

Sosyolojik anlamda, Türk toplumunun derin bir huzursuzluk içinde, rahatsız, hatta düpedüz hasta olduğu su götürmez. Sorarım size, hangi sağlıklı toplumda bu kadar çok terörist var? Hangi sağlıklı toplumda, bunca «iç düşman » sürekli devlete karşı savaşta ve suçsuz insanları hacamat ediyorlar?

Şeriatçısı, faşisti, güya aşırı solcusu ve ayrılıkçısıyla niçin binlerce kişi ruh hastası, gaddar ve bu sakat kafaların hastalığı zararsız delilik yerine, kan dökerek gösteriyor kendini?

Oysa insan yapısı olarak bu ülke yurttaşlarının geniş genelinde başka halklardan daha acımasız ve kıyıcı oldukları söylenemez. Öyleyse nasıl açıklayacağız bunca cinayet şebekesini ve kan dökme merakını?

Bunca genç insanın, bireysel yaşam ve mutluluk haklarından vazgeçerek, bazen canlı bomba olarak kendi canına kıymak pahasına, suçsuz insan canlarına «ülkeyi korumak » ya da « halkını kurtarmak » fikriyle kıyması; sözümona savunduğu halkı hedef alıp telef etmesi ilginç değil midir?

Türkiye’deki düzene düşman örgütlenmelerin biri bitip biri başlıyor. Öyleyse düzende bir sorun var ve bu örgütleri, canileri, ruh hastalarını düzen yaratıyor.

Düzen lafın gelişi. Aslında ülkeye tümüyle keyfi bir düzen, yasadışı bir düzensizlik hakim. Hal böyle olunca, bu düzensizliğin yarattığı hastalıklı toplumda, nüfus artışının etkisi var, diye düşünmek mümkün.

Düzensizliğin baş sorumlusu kimi politikacılar, « Çocuk yapın, üreyin, çoğalın », mesajı verdiklerinde; doğan çocuğa şefkatin yanısıra maddi olanak, iyi bir eğitim verecek, bireysel mutluluğunu sağlayacak, insanlığı, başkasının inanç ve fikirlerine saygıyı öğretecek bir ortam sunmuyor.

Bir yanda kendisi varlık gösteremeyen yoksulların hiç bir olanak sunamadığı sahipsiz çocuklar çoğaldı. Diğer yanda toplumsal dengeleri nüfus baskısıyla değiştirmeye koşullanmış şiddet yanlısı fanatik, şeriatçı ya da ayrılıkçı kesim genişledi.

İşte bu yüzdendir ki, zararlı eğilimlerin göz önüne serilmesiyle bu eğilimlerden arınmayı sağlayan katharsis tedavisine cevap vermiyor, toplum bünyemiz. Çünkü nüfusumuzun büyük bölümü, gözünü açtığı günden öteye şiddet ve dehşeti yaşıyor, seyrediyor ve dışlamıyor. Doğal olarak bir bölümü de uygulamaya koyuyor. Ama kendileri de toplumsal bir cinayetin kurbanı. Ve bu toplumsal cinayetin baş sanıkları, nüfus artışı silahını çeken politikacılar!*

*Bu yazıyı da 1999 yılında yazdım, sevgili okurlarım. Yıl 2015. Sorarım size, hangi kelime, hangi tümce eskimiş, neresi kadük olmuş, yanlış çıkmış?

Önce « Ilımlı İslam » demokrasi getirecek diye AKP’ye yamanıp, şimdi PKK’yla empati kurup HDP’den medet umanlar, işte tam da bu yüzden benim gibilerden nefret ediyorlar: 15 yıl önce yaptığım saptamalar hala geçerli. Hiç yanılmadık!

Ve ne yazık ki hep haklı çıktık, yine haklı çıkıyoruz…

Demokrasi karşıtı en sağlam gerekçe, vasat bir seçmenle 5 dakikalık sohbet sonunda bulunur!
WİNSTON CHURCHİLL