YA TAYYİP YA DEMOKRASİ

Hem Türkiye’de hem de bütün dünyada siyasetle ilgilenenlerin tamamı görüyor ve biliyor ki, ülkenin içinde bulunduğu durumun tek sorumlusu var:

Tayyip Erdoğan!

Kendisinin bu hale gelmesinin en birinci sorumlusu da yeni kendisi… Politik bir lider olarak öne çıktı. Vizyonu vardı. Türkiye’deki anti-demokrasiden o da şikayetçiydi.

Hedeflerini açıkladı. Seçmenleri ikna etti. İktidara geldi.

Bir lider iktidara gelince temsil ettiği sınıf zenginleşir. Eski yapının para varlığı yenilere transfer olur.

Lider ise ilahlaşır! Manevi bir dünyanın zirvelerine yerleşir. Bayrak olur, afişleri, posterleri, fotoğrafları elden ele dolaşır. Heykelleri dikilir. Ona tapanlar bile olabilir.

Ama… Hem siyasetin zirvesinde yer alacağım, hem de temsil ettiği sınıfın en zengini olacağım, dersen işler sarpa sarar…

Günahlar ve korkular birlikte büyürler!

Korkularını gidermek için, günahlarını çoğaltırsın. Günahlar çoğaldıkça, korkular büyük.

Bu sarmal bir kördüğüm haline gelene kadar sürer.

Türkiye şimdi kördüğüm noktasına bir seçim mesafesinde bulunuyor.

Bütün göstergeler, artık 2002 ve 2007’deki Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin çok uzağında…

AKP’nin o günkü kadrolarıyla şimdikiler arasında kıyaslama bile yapılamaz. Erdoğan ile birlikte AKP’yi en çok Yiğit Bulut, Mehmet Metiner gibi isimler temsil ediyor. İtibarları yerlerse sürünen yıpranmış gazeteci eskileri! Üstelik eskiden ikisi de Erdoğan’a hakaret boyutunda yazılar yazmış, konuşmalar yapmışlar. Şimdi Erdoğan’ın şifa bulduğu terapistleri olmuşlar.

2002 Seçimlerinde Erdoğan’ın seçim kampanyasının sessiz mimarı olan Erol Olçak, bu satırların yazarına şöyle demişti:

-Tayyip Erdoğan, Adnan Menderes’ten bu yana gelen en iyi siyasi markadır!

Acaba şimdi de aynı tespiti yapabilir mi?

Erdoğan’ın ilerlemekte olduğu yol, 2002’den önce hunharca kullanılmış, arkasında büyük bir felaket bırakmış, kanlı bir çıkmazdır!

Eskilerin bir avantajı vardı. Tabular yerli yerinde duruyordu. Kürt yoktu, Kürtçe suçtu.

Olaylar Kürdistan’da değil, “bölgede” yaşanıyordu. Oraların bombalanması gündelik rutinlerdi. Kürt çocukların ölmesi de öyle…

Sadece bayraklı tabutlar içinde bulunan “şehitlere” karşı tören, saygı, sevgi, özlem, özen, yas, taziye, ödül, dayanışma gösterilebilirdi. “Ötekilerin” çocuklarına bir cenaze töreni, bir taziye evi ziyareti, anne-babalara başsağlığı dilemek haramdı! Taziye evlerinden çıkanlar, cenaze törenlerine gidenler öldürülüyorlardı. Bunu da yaygın medya “cenazede gerginlik” diye veriyordu.

Şimdi bunların hepsi geride kaldı. Gerçeğin akarsularına yapılan yalan barajları yıkıldı.
Bir hakkı teslim etmek gerekirse, bunda Erdoğan’ın da payı vardı. Annelerin gözyaşları kurusun. Evlatlar ölmesin!.. Söylemlerini –inanmasa bile- söylüyordu.

Artık kirli yalanların baraj duvarları yıkıldı.

Şimdi bunları olduğu gibi geriye sarmak, yıkılan duvarları onarıp, akan  suları geriye taşıyıp, yalanların güvenli baraj gölünü oluşturmak mümkün olabilir mi?

Tayyip Erdoğan sık sık söylediği “TEK BAŞIMA” diyerek vurgu yaptığı siyasi geleceğini kurguluyor. Ama tek başına değil. Onun yanında sessizce duran herkesi de aynı kadersizliğe doğru sürüklüyor. İnanmak istemeyen Ahmet Davutoğlu’na baksın, görsün.

Koskoca “profesör” ve de “doktor” siyaset bilimcisi ne hale geldi?

Erdoğan ne pahasına olursa olsun, iktidarı devretmeyeceğim, hatta paylaşmayacağım diyor. Kör- topal da olsa hiç demokrasi bunu taşıyamaz.

Önümüzde genel seçimlerden ziyade bir referandum var:

-Ya Tayyip, ya demokrasi!