YALAN İLE GİDEM DERSİN UÇMAYA…

İleride tarihçiler, Türkiye’nin son yıllarını nasıl nitelendirecekler? “Çağları aşmış” ya da “başdöndürücü” olarak değil de “Halktan gerçeklerin saklandığı”, “Yalanın kol gezdiği”, bir zaman olarak tanımlanması olasıdır.

Bu ülkede gerçekleri anlatması gerekenler, ağızlarını her açtıklarında neden en az on kalem brüt yalan dökülüyor? Kabataş’taki bacımızdan camide içki içilmesine, IMF’ye borç verdik, Türkmenlere gıda yolladık açıklamasına kadar sonra yüz kez yalanlanan sözler dinledik.

Yalana bu görkemli yatkınlık neden?

Eskiye gidelim: 2500 yıl önce Hindistan’da bir prensin saraydan çıkmasına izin verilmezmiş. Babası, onun üzüntüden uzak yaşaması için her önlemi aldığından adı Sidharta olan bu prens, yaşamı, bitmez tükenmez gençlik ve mutlulukla süren pembe dizi gibi bir şey sanırmış; sabahları yaman bir cengâver olması için gereken dersleri görür, akşamları da güzel kızların verdikleri konserlerle kendinden geçermiş.

Günün birinde bir fırsat çıkıp başkenti gezebildiğinde, duvarların ötesindeki gerçek yaşamı, yani hastaları, yaşlıları hatta ölmüşleri görünce sarsılmış, hemen kendisinden bu gerçekleri gizlemiş olan babasından, saraydan uzaklaşmaya karar vermiş: Yaşamın gerçeklerini, insanların dertlerinin nedenlerini aramaya koyulmuş. Yıllarca sürmüş arayışları sonucu öğrendikleri ve söyledikleri, onun zamanla Buda yani “aydınlanmış kimse” olarak tanınmasına yol açmış.

Buda’nın gerçeklerin saklanmasına gösterdiği tepki bugün öğretilerini izleyen 1600 milyon insan için esin kaynağıdır.
Asya’da yaşadıkları yerlere İslam gelmeden önce Türkler de Buda’nın öğretilerini izlerlerdi.

Doğu ve Batı Göktürk İmparatorluğu 7. yüzyıl başından 8. yüzyıla dek birer Budist ülkesiydi.

8.yüzyılda Kırgızistan ve Kazakistan’da yaşayan Karluklar da Budisttiler. Onları izleyen Karahanlılar, sonra Doğu Türkistan Uygurları da öyleydiler.

Bu bölgelere 7.-8. yüzyılda akınlar yapan Araplar, İslam dinini Türkler arasında yaydılar.

Türklerin eski dinleri olan Budizm, gerçekleri saklamayı, yalanı ayıplıyordu da yeni dinleri onaylıyor muydu? Hayır, yalanı kınayan birçok sure ve hadis vardır. Örneğin Casiye suresi, “Gerçeği sürekli tersyüz eden, günaha düşkün olan herkesin vay haline!” der.

İslam da bize, “Gerçekleri sakla, yalan söyle” demiyorsa bugün bu çapta yalancılık, gerçekleri halktan gizlemek, sansürle, saptırmakla halkı kandırmak neden?

Tarihçiler bundan yüzyıl sonra, “Budist olmadıkları kesin ama demek ki Müslüman da değillermiş!” diyecekler birbirlerine. Biri soracak, “Peki neymişler?” Bir görüş atılacak ortaya: “Herhalde o zaman yalanı mubah sayan bir peygamberin izleyicisiydiler!”

Ve bu görüşü yadsımak pek kolay olmayacak.