ABLUKA ALTINDAYIZ!

Başlık kolay bir göndermede bulunuyor gibi görünebilir ama, Emin Alper, "Abluka" ile tam tersine, zor olanı seçmiş. Bireyleri boğan, ezen, birbirine düşüren, kardeşi kardeşe düşman eden totaliter bir yapılanmanın zaman ve mekân ötesi özünü, günümüz Türkiyesi’nin gerçekleriyle örtüştürmüş. Çıtayı daha da yukarılara çıkararak, toplumsal ya da siyasal çözümlemelerden uzak duran alegorik bir yaklaşımla, adım adım bir mahalleye, sokağa, eve odaklanmış. Mehmet Özgür ile Berkay Ateş’in başarıyla yorumladıkları, birbirlerinden koparılmış iki kardeşin çaresizliği, sokakta yaşanan siyasi şiddet ortamında daha da keskinleşir. Kadir, muhbir olma koşuluyla tahliye edilmiştir. 20 yıl ayrı kaldıkları en küçük kardeşi Ahmet, karısı çocuklarıyla birlikte kaçınca iyice içine kapanmıştır; onu yaşama bağlayan, Tülin Özen’in yorumladığı güzel komşuları Meral’dir.

Yumuşak ruhlu hayvansever Ahmet, köpekleri vurmakla yükümlü bir belediye çalışanıdır.

Ortanca kardeş, on yıldır kayıptır; gizli örgüt üyesi bir terörist midir yoksa?

Emin Alper, baskı altında iyice yalnızlaşan insanların son bir hamleyle umut ışığı ararken nasıl daha karanlıklara gömüldüklerini, nefes almalarını güçleştiren o boğucu ortamın adım adım artan basıncını, estetik gücü yoğun görüntüler eşliğinde seyircisine duyumsatmayı başaran özgün bir mizansen imzalamış.

Aile baskısı, mahalle baskısı, toplum baskısı, devlet baskısı…

"Eleştirmenlerin Haftası" seçkisinde ilk filmi "Ana Yurdu" ile başarılı bir içtenci sinema örneği sunan Senem Tüzen de, bugün Türkiye’yi bunaltan baskıcı otoriter düzenin ilk basamakları olan aile ve mahalle baskısına odaklanmış. Geleneksel anne-kız ilişkilerini, sürtüşme ve kavgalarına da ışık tutan cesur bir senaryo eşliğinde, çok boyutlu bir yaklaşımla işlemiş. Karakterlerinin mahremiyetine girmekten çekinmeden, genç bir türk kadını için özgür yaşayabilmenin zorluklarını, has bir sinema diliyle sahnelemiş…

Sonuçta, Lido’dan bakıldığında, Türk sinemasının bugünü ve yakın geleceği, Türkiye’nin bugününden ve yakın geleceğinden çok daha parlak görünmekte…

Ödül listesini oluşturmanın zorluğu…

Bu gece açıklanacak ödül listesinde Emin Alper’in adını görebilecek miyiz acaba ? Kendi adıma, "Abluka"nın geçen yıl Jüri Özel Ödülü kazanan Kaan Müjdeci’nin filmi "Sivas"tan daha incelikli, daha sağlam ve olgun bir sinema dili sergilediğini düşünüyorum. İddialı bir biçem denemiş olması belki de tek kusuru. Ancak, jürilerin kararları tartışılmaz; olsa olsa yorumlanır. Ödüller ardından Alfonso Cuaron başkanlığındaki Nuri Bilge Ceylan’lı jüriyi yargılamaya kalkacak olanların hafifletici nedenleri de unutmamaları gerekir. Farklı türleri farklı biçemlerle kotaran, farklı konulara çok değişik açılardan bakarak özgün yaklaşımlar getiren filmler arasında karar vermek, elmalarla armutları toplamaya kalkmak gibidir…

Örneğin, gerçekleri belgeleriyle gözler önüne sererek, iktidar savaşında şahinlerin güvercinleri hep yuttuğunu gösteren Amos Gitai’in önemli politik filmi "Rabin the Last Day"i ne yapacaklar? Başta Netanyahu, İsrail’in yayılmacı militarist politikasını sürdürmek isteyenlerin, aşırı radikal musevi çevrelerle işbirliği içinde, Filistin’le barış yolunda umut dolu ciddi adımlar atan İsrail eski Başbakanı İzhak Rabin’i nasıl elimine ettiklerini, Rabin cinayetini soruşturmakla görevlendirilen komisyonun ortaya çıkardığı belgeler ve vardığı sonuçlarla beyazperdeye taşıyan bu filmi, sinema diliyle farklı bir özgünlük içermiyor diye unutmak mı isteyecekler acaba ? Yine sıcak politik gerçeklerle ilgili yakın tarihin sayfalarını açan Trapero, Sokurov ve Egoyan’ı nasıl aynı kefede tartmak mümkün olabilir ki ? Sonuçta, siyasi içerikle yaratıcı sinemasının özgünlüğünü bağdaştıran iki farklı kuşağın temsilcileri Alexander Sokurov ile Emin Alper bu zor yarışta öne çıkarılabilirler.

Juliette Binoche’un ruhsal dalgalanmaların zıt uçlarında rahatlıkla dolaşan yorum gücüyle, genç İtalyan sineması da ödüllerden pay alabilir. En iyi erkek oyuncu aslanı, Fabrice Luchini’yle Fransız yönetmen Christian Vincent’ın, ya da cinsiyet değiştiren genç ressam rolüyle alkışlanan Eddie Redmayne ile İngiliz yönetmen Tom Hooper’un adlarını öne çıkarabilir.

Altın Aslan, bu arayışta kuşkusuz yorgun düşecek. Belki de, son günlerin izleyemediğim yönetmenleri ( Marco Bellocchio, Jerzy Skolimowski, Liang Zhao… ) arasından birini çok başarılı bularak rahatlamış olacak.