HASTALIKLI RUHLAR

Hayatta bir şeyleri kazanmak, kaybetmekten daima daha zordur. Bu kural dünyadaki herkes için, yaşayan tüm toplumlar ve var olan her millet için geçerlidir. Birtakım değerleri kazanmak özveri, fedakârlık ve zaman ister. Çok uğraşmanız gerekir bazı şeyleri elde edebilmek için; oturup sürekli kafa yormanız, durmadan okumanız, ara vermeden çalışmanız ve durduğunuz yerde yaşlanmanız şarttır bir şeylere sahip olabilmeniz için. Hatta yeri geldiğinde, canınızdan dahi vazgeçebilme korkusuzluğunu göze almanız gerekebilir.

Bunun aksine, kazanılmışlıkları yitirmek oldukça kolaydır. Çünkü kaybetmek için en ilkel güdülere sahip olmanız tek ölçüttür. Yok etmek, var olanı harcamak, yıkmak ve dökmek için hastalıklı ruhların varlığı yeterlidir.

***

Hayatı boyunca nefretle beslenerek, şu ya da bu şekilde ülkeleri yönetmeye hak kazanan bazı ruhu hastalanmış devlet adamları, toplumların çok önceden elde ettikleri değerli kazanımları yerle bir etmek gayesiyle durmadan çalışırlar. Bilerek veya bilmeyerek içlerinde büyüttükleri kin ve sevgisizlik, kendilerini iyiye ve güzele düşman etmiştir. Bu düşmanlık yüzünden, etraflarındaki en ufak bir aydınlığa bile tahammülleri kalmamıştır. Mutluluklarının tek yolu kavgalardan ve tartışmalardan geçer.

Toplum içindeki ayrışmalar ve yabancılaşmalar en büyük sevinç nedenleridir onlar için. Hiç kimsenin birbirine güven ve bağlılık duymasını istemezler. Halklarının hiçbir alanda gelişmesini ve ilerlemesini arzu etmezler.

Refah ve huzur vaatleriyle gelerek, en başta kendileri ülkeleri için en büyük huzursuzluk kaynağı oluverirler; belli bir süre sonra hiç kimse dinlemek istemez onları… Ağızlarından çıkan her bir söz, toplumun sinirlerini mahvederek her gün yeni bir çalkantıya ve belirsizliğe neden olur… Ve ne yazık ki, neredeyse her gün yaşanılan bu çalkantılar ve belirsizlikler hissettirmeden toplumu da hasta etmeye başlar.

Bu tip tehlikeli devlet adamlarının sesleri de genellikle yüksek olur. Halka bağırıp çağırarak güç gösterisine girişirler. Kimi zamanlar gelir, kendilerini tutamaz ve küfür boyutuna ulaşabilecek hakaretler savururlar her bir yana. Fakat seslerindeki bu yükseklik ve konuşmalarındaki yüzsüzlük kendilerine olan inançlarından ya da özgüvenlerinden dolayı değildir. Bunu açıklayan tek şey, tepeden tırnağa sahip oldukları “cehalet”leridir.

Bu cehalet o denli büyüktür ki, oturdukları koltuk sayesinde yeri geldiğinde tüm dünyaya hükmedebileceklerini zannederler.

İşte bu niteliklere sahip olan, kibirden gözü dönmüş bazı devlet adamlarının tek hedefleri, yönettikleri ülkeyi değersizleştirmektir. Sahip oldukları toplumu yok etmek yaşama sebepleridir adeta.

***

Böyle bir noktada, değersizleşmeyi sonuna kadar reddeden toplumlara zorlu görevler düşmektedir. Önceden kazanılan birçok şeyin hiçte kolay bir şekilde elde edilmediği bilincine varabilmiş toplumların, bu “yok etme” politikası karşısında dimdik durabilmeleri tek çareleridir.

Sıkı sıkıya kenetlenmek, doğruları savunmak ve gerçekleri dile getiren cümleleri kurmak başa düşen başlıca görevlerdir. Nefret yayıcı, ruh hastası devlet adamları karşısında, gelecekte duyarlı olarak anılmayı uman bir toplumdan beklenen davranış, duygularından uzaklaşmayarak her yerde sevgiyi ve iyiliği korumasıdır.

Tepeden tırnağa sahip olduğu cehaletle ülkelerine son derece zarar vermeye ant içmiş politikacılar karşısında okuyan, bilen, merak eden ve sorgulayan çocuklar yetiştirmek, bu tip adamlara atılabilecek en sert tekme olacaktır, hiç kuşkusuz.

***

O halde gelin, gelecekte iyi bir şekilde anılmak için şimdiden tüm kazanımlarımızın arkasında olduğumuzu ve kaybetmeye hiçte hevesli olmadığımızı büyük bir cesaretle gösterelim.

Sizce de artık hastalıklarımızdan kurtulmanın zamanı gelmedi mi?..