DİKTATÖR, TİRAN, DESPOT…

Bizim ellerde herşeye kadir ve her başlangıç ile sonuçtan sorumlu Allah’ın şu işine bakınız ki; ibadullah diktatör, tiran ve despot yetişen topraklarda, her üç türe de Türkçe karşılık vermemiştir!

Halkımız, Osmanlı zamanında, zaten astığı astık kestiği kestik sultan aşırı asıp kesiyorsa, « zalim » deyip işin içinden çıkardı.

Ama Cumhuriyet döneminde demokrasimsi yöntem, yani seçimle iş başına getirdiklerinin sultanlığına ne diyeceğini bilememiş, diktatör, despot ya da tiran diye feryat etmektedir.

Üstelik, bir türlü kurtulamadığı yoz, yolsuz ve « mutlak muktedir » olgusuna yakıştırdığı ünvanlar arasındaki farkı da bilmemektedir!

Diktatör, Latince emir vermek « dictare » kökenine uygun evrilmedi. Roma Cumhuriyeti’nde kurumsal bir ünvan olan diktatör, olağanüstü koşullarda tüm yetkileri devralan yargı makamıydı. Artık iktidarı zorla ele geçirmek anlamında ve demokrasinin karşıtı olarak kullanılıyor. Özgürlüklerin gemlendiği, baskıcı yönetimler için kullanılıyor.

***

Tiran sıfatının kökeni Yunanca. Mitolojide tanrıların tanrısı Zeus’u betimlemeye yararmış ve « herşeye kadir » demekmiş. Büyük Fransız Devrimi’nden sonra doğan siyasal jargonda, iktidarı yasa dışı yollardan ele geçiren ve halkı sindirip korkutmak başta, yerini korumak için her türlü hile hurdaya başvuran « zorba » anlamında kullanılır oldu.

Despot ise eski Yunancada « aile reisi » demek olup Bizans Sarayı’nda kullanılan yerel yönetici ünvanıydı.

17.Yüzyıla kadar hep « tek otorite » olarak hareket eden ve tüm yetkileri elinde toplayan Doğulu liderleri betimlemek için kullanılırdı. 18.Yüzyıl’dan öteye hem Doğu, hem de Batı’da mutlak otorite sahibi bazı liderler, ülkelerini ileriye taşımak için içtenlikle çaba harcadıklarından, kelimenin olumsuzluğu gevşetilmiş bir anlamda « Aydınlanmış Despot » diye anıldılar. Örneğin Rusya’da Çariçe Katerina, Prusya’da Kral Büyük Frederik ve Avusturya’da Arşidük Joseph, « aydınlanmış despot » sayıldılar.

***

Bu muktedirlerin ortak şiarı, « Herşey halk için olmalı, hiçbir şey halktan olmamalı » idi. Başka bir deyişle, halka neyin yararlı olacağına kesinlikle halka danışmadan karar veriyorlardı.

Doğru mu yapıyorlardı, yanlış mı tabii ki tartışılır. Ama bu liderlerin hiç biri halkın sırtından zenginleşmedi. Tarihe, yönettikleri toplumlara çığır atlatan idealist hükümdarlar olarak geçtiler.

Ve 20.Yüzyıl’da Saint Exupery, dünya edebiyatının baş yapıtları arasına giren Küçük Prens kitabında Atatürk’ün « aydınlanmış despot » sayılıp sayılamayacağını sorguladı.

SSCB sonrası bağımsız Türkmenistan’ın kurucu « Türkmenbaşı » Saparmurat Niyazov da bir Atatürk hayranıydı.

Halkına, « Nutuk » gibi geçmişten geleceğe yol gösterici bir rehber bırakmayı diledi. Yazdıkça coştu, coştukça abarttı, hiç var olmamış bir Türkmenistan ve Türkmen halkı yarattı. Ruhname adını verdiği « başyapıt », 2001’de yayımlandı.

İçeriğine bakılırsa, tarihte tekerleği ve yazıyı bile Türkmenler icadetmişti!

Türkmenistan’da zorunlu ders olarak okutulan kitapta, « Sakal beyinden uzar. Sakal ne kadar uzun olursa, beyin o kadar küçülür. Beyin ne kadar küçülürse, kişi o kadar bilgiden uzaklaşır, » yazıyordu.

***

Türkmenbaşı Niyazov, Kur’an ve İncil’e eşdeğer kıldığı Ruhname’yi üç kez okuyanın doğrudan cennete gideceğini açıkladı.

Ve ülkenin her yanına, tapınılası Ruhname anıtları dikilmeye başlandı.

Saparmurat Niyazov 2006’da ölünce, Türkmenistan’daki Ruhname rüzgarı da dindi. Yerine Türkmenbaşı seçilen Berdimuhammedov, 2012 yılında kutsal kitabın yeniden yazılacağını açıkladı. O gün bugündür akıbeti bilinmiyor.
Gördüğünüz gibi her isteyen Atatürk olamıyor.

Seçim kampanyasına Samsun’da başlayıp Kurtuluş Savaşı’na göndermeler yapan Davutoğlu ile İtalya’ya yerleşen Bilal Erdoğan’a bakılırsa… Zaten AKP iktidarı da Atatürk’ün zaferinden çok, Osmanlı’nın hezimetine hazırlanıyor.

Bir gün çalan her gün çalar!
Arthur Schopenhauer