KELEBEĞİN DOKUNUŞU

Gazeteye gelen postamın arasından, 21 Temmuz tarihli bir paket çıktı. Kuşkusuz kitap kolileri, mektup yığınları arasında uzun süre kaybolduktan sonra yerini bulmuştu.

İçinde el işi göz nuru bir masa örtüsü, iki kitap ve bir mektup vardı. Okurken, omuzuma bir kelebek konduğunu sandım. Kanatlarından yıldız tozları döküldü üzerime…

İyilerin de çok uzun ve güzel yaşayabileceğini; herşeye bedel ödeten yaşamın aslında herkese hak ettiğini verdiğini, beni de değerli insanların sevgisiyle ödüllendirdiğini anladım.

***

Muhterem Mine Hanım,

Biz eşimle sizin yazılarınızı çok sever ve okuruz. Cumhuriyet gazetesinde önce sizin yazdığınız sayfayı açar ve ilk önce onu okuruz.

Geçenlerde Yüksel Arslan’la ilgili yazınızı okudum, aklıma bir şey geldi, size yazmak istedim.

Ben çocuk iken babam evde Karagöz oynatır, çeşitli hikayeler anlatır, Bektaşi ilahileri okurdu. Babam Bektaşi değildi, ama Hacı Bektaş misafirhanesini de Atatürk’ün isteği üzerine restore etmişti.

Babam, mimar Arif Hikmet Koyunoğlu’dur. Ankara’nın ilk imarında çalışmış, bir çok eseri hala kullanılır: Ankara Etnografya Müzesi, Resim Heykel Müzesi, Kültür Bakanlığı binası vb… yapılarının mimarıdır.

O zamanlar Bektaşilerin hayatını öğrenmiş, fotoğraflarını çekmiş -yasaklı imiş fotoğraf- ve anılarında yazmıştır.

Hatta Atatürk, « Hikmet, Bektaşi misafirhanesini öyle restore et ki, ilerde okul olarak kullanılsın, » demiş.

Ben ve eşim 90 yaşında olduk. Eşim Prof. Altay Gündüz, Cumhuriyet gazetesine yazılar ve bir sürü kitap yazdı, belki bilirsiniz. Ama şimdi, sadece sizin yazılarınızı okuyor.
Vaktinizi aldığım için özür dilerim, ama size ufak bir hediye yollayacağım, inşallah hoşunuza gider, güle güle kullanırsınız.

Ben Arkeoloji Müzesi’nde çalışırken (Arkeologum), şimdi kaybettiğim çok sevdiğim bir arkadaşım, Dürrüşehvar Duyuran hanım vardı. Ressam olan bu hanım öldükten sonra, hazırladığı bir kitabı kızı bastırdı, bana da gönderdi. Topkapı Müzesi’ndeki Karagöz tasvirlerini kitap haline getirmiş.

Ben de o tasvirleri kumaş üzerine işledim. Bütün hayatımı Müze’de ve bir lisede seçmeli Arkeoloji dersleri vererek geçirdiğim için ellerimi kavuşturup oturamıyorum.

Onun için el işi yapıyorum. Bu el işlerini de Çağdaş Yaşam Derneği kermesine yolluyorum. Kızlarımızın okumasına, onların uygar çocuklar yetiştirmesine sebep olalım diye.

Sizin yazınızı okuyunca, Karagöz tasvirleri işlediğim bir örtüyü ayırdım, size yolluyorum.
Memleketin haline çok üzülüyorum. Ama Pandora’nın kutusundan en son çıkan küçücük bir şeyi, « umut »u da unutmuyorum.

Özcan Koyunoğlu Gündüz

***

Dün telefonla konuştum, Özcan hanımefendiyle. Bir genç kız sesiyle söylediklerini dinlerken; eğitimle bilenmiş zekanın asla pas tutmadığını, iyiliğin ve doğruluğun da uzun ömür sırrı olabileceğini düşündüm. Laik Cumhuriyet’in en üstün özelliğinin, «yararlı insan » yetiştirmek olduğunu anladım.

Altın varaklı koltuğa oturunca adam değil, gülünç olduğunu bile anlayamayacak kadar donanımsız « buldumcuk »ların yönettiği Türkiye’de, böylesi az yetişiyor artık. Bağnaz bağnazlığı, cahil cehaleti, pespaye pespayeliği destekliyor, insan kalitesi hızla düşüyor.

Oysa bir ülkeyi yücelten yararlı insanları, batıran da zararlı sayısıdır.

Benim zerafetim, ahlakımdır.
Cyrano de Bergerac/Edmond Rostand, 1897

CUMARTESİ CKM’DE BULUŞALIM!

Bizim vatanımızda, ölmek bir sevgi biçimidir. Dünyanın başka hiç bir ülkesinde, çocuklar « ölürüm senin için » diye sevilmez. Yarım yüzyıldır paylaşılamayan bu topraklarda, siyasal trajediler birbirini izliyor. Oysa bizler, zarfı paylaşamamaktan içindeki mektubu doğru okuyamıyoruz…

24 Ekim cumartesi günü saat 15’ten öteye Kadıköy Caddebostan Kültür Merkezi’nde okurlarımla söyleşeceğim. Zamanınız olursa, beklerim.