İSTAKOZ

Adam, büyük kavgalarını arkada bırakmasına karşın adını toplumun zihnine kızgın demirle dağlamış, ününü duymayan kalmamış bir kişilikti. Ona kimi sınırsız nefret, kimi sınırsız hayranlık besler, ama kimse ilgisiz kalamazdı.

Yarım yüzyılı devirmişliğine karşın henüz yorulmamış; düzenin öğütmeye çalışıp da öğütemediklerine kurduğu son tuzak, « hizaya gelenlere » sunulan konfora teslim olmamıştı.

Egosu Turgut Özal’ın davetiyle okşanıp yelkenleri suya indirmesine, iktidara yamanıp ilke ve ülkülerini inkara daha çok vardı…

12 Eylül darbesinden birkaç yıl önceydi. Aşırılıkları yüzünden cezalandırılmış, kızağa çekilmişti. Patronuna hakaret ettiği için atıldığı büyük gazeteye yeniden dönmeyi beklerken, bir mizah dergisinde « portreler » yazıyordu.

Mizahçıların arasına bir gün, genç bir kadın katıldı. Derginin açtığı bir yarışmayı kazanmış ve kendisini, silme erkek bir dünyada bulmuştu. Korkak değildi, ama acemi, masum ve kafası epeyce karışıktı. Hayatta ne yapmak istediğine bile karar vermemişti henüz. İçine düştüğü erkekler kazanında, birine güvenebilirdi: Yazılarını okuyarak büyüdüğü o şöhretli adama.

***

Türkiye’nin kan izleri bırakarak ilerlediği 1980 sonuna kadar o adam; sanki yaşını unutmak ve unutturmak ister gibi gözyaşları, kahkahalar, kavgalar ve barışmalarla dolu çalkantılı denizlerde dolaştırdığı o genç kadına, « istakoz» derdi. Onu gerçekten de kaynar sulara atıp haşlıyor, kabuklarını kırmaya, afiyetle yemeye hazırlanıyordu. Ama bir türlü pişmediğini gördükçe, « Cam gibisin, cam. Hiç bir şey ulaşamıyor içine, üstünden akıp gidiyor… » diye de söylenirdi.

Kadın onu bir başkasıyla evlenmek için terkettiğinde, artık yeniden çalışmaya başladığı büyük gazetede yaralı gururunu sardığı « hüsran » yazıları yazdı.

11 Ocak 1981 tarihli « Şangırrrr » başlıklı makalede, yitik sevgilinin gazetedeki odasına getirip koyduğu, « Küçük kırmızı saksılı iki ibiş kaktüs, eski bir Roma anıtından arta kalmış seçkin ve anlamsız parçalar gibiydi… »

***

12 Ocak’ta « İstakozun Öyküsü» yayımlandı.

Kendisinin haşlayıp, kabuklarını kırıp lezzetini ortaya çıkardığı istakozu, başkalarının yiyip bitireceğine emindi. İstakozun öyküsü, « En güzel parçalarını hep başkaları yemişti…

Kendisini ilk haşlayıp kabuklarını kırmış olanı, sevgiyle mi, lanetle mi anacağını da bir türlü kestiremedi… Arada bir, varlığından arta kalmış birkaç yudumluk lime lime kuyruğuna bakarak: ‘Üstüme ne kadar da güzel soslar sürmüştü,’ demekle yetindi, » kehanetiyle bitiyordu.

Başka bir deyişle, kadının kendisinden ayrıldığına çok pişman, çünkü ziyan olacağına emindi. Kendisini açık deniz teknesine, terkeden sevgiliyi güvenli limanlardan ayrılamayan küçük kayığa benzettiği yazılara döktü duygularını.

Aradan yıllar geçti.

1990’lı yılların ortasında, Paris’teki OECD büyükelçiliğinde büyük bir davet verildi. Ünlü yazar, davete kolunda genç ve güzel bir hanımla geldi. Artık kendisi de yazar olan istakoz ise bugün de süren son aşkıyla birlikteydi.

***

Bir ara, eski ve yeni yazar baş başa kaldılar.

Adam, kabukları zırha dönüştüğü gibi kendisini kimseye yedirtmeyeceği artık belli olan istakoza: «Kocan pek hoş biri, » dedi. «Çok da yakışıklı! »

İki erkek, gerçekten hoşlanmışlardı birbirlerinden.

Ya da öyle görünüyorlardı…

Gecenin ilerleyen saatlerinde, Çetin anlattığı bir avcı fıkrasıyla kırıp geçirdi ortalığı. Daniel de avcıların paylaşamadığı bir tavşan fıkrasıyla karşılık verdi.

Davetten ayrılan Çetin ve genç sevgilisi, kapıya kadar uğurlandı.

Çetin, tam çıkmak üzereyken durup istakoza döndü ve yanındaki genç kadının varlığına aldırmadan, şöyle dedi:

« Tavşan fıkrasından bıkarsan, beni ara! »

Çetin Altan, yaşamına giren kadınları ödül ve ceza olarak algıladı. Aslında kadınları sevmezdi, ama onların sevgisine muhtaçtı!

Sevmekten sonraki en büyük mutluluk, aşkını söyleyebilmektir. 
André Gide