O’NUN TÜRKİYE’Sİ VE BİZİM ÜLKEMİZ

İktidara gelirken sürekli olarak “Yeni Türkiye” diyordu. Pek çok insan bu sözden eski devlet aygıtının insan kıyma makinesi gibi çalıştırılmasına son verilecek olmasını anlıyordu.

Çünkü kendisi de “tadımlık” bir zulüm(!) görmüştü. Yaz okulu kampı kıvamında 120 günlük cezaevi deneyimi yaşamıştı.

Halbuki O, “YENİ” Türkiye’den “YENİ”LECEK bir ülke anlıyormuş!

O’nun için vatan, her metrekaresi büyük bir değere sahip “Kupon Arsa” imiş… Açıkgöz bir emlakçi telaşıyla ilgili genel müdürü her gün azarlarmış:

-Kupon arsaları bana sormadan satmayacaksın kardeşim!

Şaşırılmaması gerekiyordu, kendisinin ne olduğunu gayet açık olarak ifade etmişti:

-Ben başbakanım görevim ülkemi pazarlamak!

O tarihe kadar bu kadar açık sözlüsünü kimse görmemişti. Bir de “görmemiş” olanını!..

Her şeyi kendine ayırıyordu. Elinde bir fırdöndü, altı yüzeyine de “hepsini al” yazdırmış, çevirdikçe çeviriyor. Her sonuçta o kazanıyordu. Fırdöndünün hangi yüzü yukarıda kalsa, “hepsini al” okunuyordu.

O da okudu üfledi, ülkenin eline geçirdiği bütün maddi değerlerini iç cebine indirdi.

Dengesi bozuldu. Aynı cebe o kadar doldurma bize de kalsın diye uyaranları düşman belledi:

-Bana karşı darbe yapılıyor!

Oysa kendisine karşı yapılan bu “darbeyi” ilk duyduğunda telefonda başka türlü
anlatıyordu:

-Yolsuzluk Operasyonu başlatıldı!..

Kimseye danışmadığından böyle açıklar veriyordu. Birilerine sorsa “yolsuzluk demeyin efendim, ilerde başka türlü izah etmekte zorlanabiliriz” diye kendisini uyarabilirlerdi.

Günahları çoğaldıkça, korkuları da arttı! Korkuları arttıkça, sesini yükseltti. Sesini kaybedinceye kadar bağırdı. Sesi gitti, serveti kaldı!

Serveti onun her şeyiydi… Bu uğurda herkesin sesini kesebilirdi.

Her yolda mubahtı. Amiral gemisini sokak tayfasıyla bastı. Küçük çetenin reisini başbakana yakın koruma olarak atadı. O zavallı da hiçbir şeye sesini çıkartamadığı için yüzündeki akıl-ötesi tebessümle poz verdi!

Sonra eski dostlarına döndü. Bir zamanlar O’nun için yayın yapan gazetelere televizyonlara el koydu.

Hem de ne koymak? Başına atadığı işgal kuvvetleri komutanı daha ilk günden esir kampı haline çevirdi gazeteyi!..

O zavallılar için, çok eskilerden kalma ama hala geçerli olan atasözü dolaştı gazetenin koridorlarında:

-İt, kağnı gölgesinde yürür, kendi gölgesi sanırmış!

Böylesine büyük cezaevi tarihin hiçbir döneminde görülmedi. Herkes onun düşmanıydı.

Siyasi partiler, sendikalar, meslek örgütleri, valiler, emniyet müdürleri, belediye başkanları, başka dine mensup olanlar, aynı dine mensup başka mezhepten olanlar, kendi atadığı devlet memurları… Havada uçan kuş, denizde yüzen balık, karada otlayan kuzu… Hepsi onun düşmanıydı. Kuşlar uçarak, balıklar yüzerek, kuzular otlayarak ona karşı düşmanlıklarını ortaya koyuyorlardı!

O’nun kafasında “Yeni Türkiye”nin anayasası, fırdöndünün altı yüzeyindeki “hepsini al” maddesinden ibaretti.

Ama bir de bizim ülkemiz vardı. Felaket anlarında ortaya çıkan sağduyusu, yardımlaşması, dayanışmasıyla ünlü halkların ülkesi…

Tıpkı Kurtuluş Savaşında olduğu gibi…

Daha yakınında ise 17 Ağustos 1999 Depreminde gösterdiği yardımlaşma gibi… Bir gazeteci ağabeyimiz ikisini yan yana getirmişti:

-Şimdi anlıyorum Kurtuluş Savaşının nasıl kazanıldığını…

Bu sağduyunun çok yakın zamanda tezahür etmiş iki örneği daha var:

  1. 2013 Haziran’ında Gezi Parkı’ndaki çocukların peşinden ayağa kalkan onurlu ülke!
  2. 2015 Haziran’ında sandıklardan taşan tepki ile sallanan dikta özlemcisinin paniklemiş hali!

Yarın 1 Kasım 2015. Genel Seçimler yapılacak. Genç bedenlerin konulduğu tabutlar ile seçim sandıkları yan yana duruyor. İkincilere yüklenirsek, birinciler ortadan kalkacak!

Ölümler bitecek demokrasi kazanacak!

Hırsızların ve katillerin özgür, kurbanların ve mağdurların içeri atıldığı dönem sona erecek…

O’nun kaybedeceği “Yeni Türkiye”sine karşı bizim kazanacağımız bir Ülkemiz var!