SAVAŞ MEDYASI

Üzerine sert projektör ışıkları düşenler etraflarını göremezler. Kör bir karanlıkta oldukları hissine kapılırlar. Sahne sanatçıları bu duruma alışık oldukları için seyircileri görmeseler de gösterilerini sürdürürler. Bilirler ki, seyircileri oradalar…

Benzeri durum siyaset sahnesi için söz konusu olduğunda projektör ışıkları altındakiler sanatçılar gibi masum olmadıklarını bütün dünya alem görür, bilir, seyreder… Ama gündemi sert ışıklar altında her türlü numarayı yapıp bütün icraatını sergileyen siyasilerin açıklamaları belirler!

Burada ihtiyaç olan tek şey gazetecilik ve sahici gazetecilerdir!

Onlar hem sahneyi çekebilirler, hem de sahnede olan biteni izleyen seyircileri… Oyun bitmeden durumu yazıp çizerler:

-Sahneye koyduğunuz oyun, izleniyor!

Bu yüzden (iktidardaki) siyasetçiler gazetecileri sevmezler…

Türkiye’de yukarıdaki pozisyonda bir oyun sahneleniyor. Sert ışıklar her şeyi ayan beyan gösteriyor. Kanlı oyunu herkes görüyor.

Medya hariç!

Kastettiğim yaygın medya… Tıpkı 1990’lardaki gibi. OHAL Valisi Hayri Kozakçıoğlu gazetecileri toplamıştı, Türkiye Spor Yazarları Derneğinin Levent’teki büyük balo salonuna. Sonra da talimatını vermişti:

-Basın Güneydoğu’yu milli maç gibi izlemeli!

Medyadaki bu “milli ruh” etkisini hiç kaybetmedi. Bağımsız gazetecilik yerine 657 Sayılı Devlet Memurları gibi çalıştılar. Karşılığında maaş yerine her ay servet aldılar. Ama bu dönem ne hizmetinde oldukları devlete, ne de kendilerine kazandırmadı!

Devlet büyük bir savaşı kaybetti. Onun hizmetinde olan gazeteciler de itibarlarını!..

1990’ların şahları padişahları yıllar sonra o dönemde çekilmiş kendi fotoğraflarına baktılar ve itiraf ettiler:

-Medya maymunuymuşuz! Pişmanız! Hata ettik…

Şimdi de aynı çıkmaz yolda ilerliyorlar.

Gönüllü maymunluk yapıyorlar gazetecilik yerine…

Şehit cenazelerini duygulu metinlerle vererek, gözünü kan bürümüş bir iktidara yaranma yarışındalar. Oysa o şehit cenazeleri hiç de onların yansıttıkları gibi yaşanmıyor. Çocuğunu bayrağa sarılmış tabutun içinde alan anneler, babalar “Ne mutlu bize” demiyorlar.

Onların yerine “esas fail” konuşuyor:

-Ne mutlu size ki, şehit yakınısınız!

Merhametten uzak, insanlıkla bağlarını kopartmış bir hırsın en zavallı tezahürü olan bu sözler, yayınlanıyor. Ama tabutun başından yaralı yürek amcanın şu haykırışını televizyon ekranlarında göremiyoruz:

-Cumhurbaşkanı bunu bilsin yazın… Allah’tan hiç mi korkmuyor? Kardeşi kardeşe kırdırıyor!

Siirt’teki bombalı saldırıda ölen er Recep Beycur’un amcası Ömer Beycur böyle haykırdı. Yürekten çıkan bu feryadı görmediler, göstermediler… Kambura yatıp gerçeğe tuzak kurdular.

Ama ne oldu? Onlar göstermediler diye bu olay yaşanmadı mı? Bir cep telefonu tespit etti. Sonra binlerce, on binlerce, yüz binlercesi… Ama onlar “sosyal medya bu görüntüyle sallandı” haberini bile çok gördüler. Zaman bu devletlu medyanın üzerinden atlıyor. İnandırıcılık açısından kendilerini sıfırlıyorlar. Tıpkı efendilerinin sıfırladığı gibi…

Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesinde mesleğimizin tanımı şöyle yapılıyor:

“Gazeteci, başta barış, demokrasi, insan hakları olmak üzere insanlığın evrensel değerlerini savunur!”

Bunlar ise ahlaksızlığı, hırsızlığı, katilliği “evrensel değer” olarak kabul ediyorlar. Sadece onların izinden yürüyorlar.
Kanlı dönemlerin gerçek sorumluları arasında bu anlayışla gazetecilik yapanlar da vardır. Kısaca yazalım:

-Savaş medyası!