YA VAR YA DA YOK OLACAĞIZ!

İnsan hayatı mücadeleyle geçer. Hepimiz yaşamak için mücadele ederiz. Bir şeyler yaparız: Çalışırız, koşuştururuz, okuruz, yazarız, severiz… Sürekli bir hareket halinde olmak gibi bir dürtüyle hayatımızı daha anlamlı kılacağımıza inanırız; çünkü biliriz ki her bir hareket bizi ayakta tutar, hayata bağlar. Alacağımız nefeslerin çokluğu ve ferahlığı vereceğimiz mücadelenin sağlamlığına bağlıdır. Tükettiğimiz enerji kadar da zenginlik elde ederiz… Mesela coşkularımız artar… Daha çok direnmeyi öğreniriz… Mutluluklarımız ve sevinçlerimiz daha başka anlamlar kazanır…

Hayat tüm renklerini bize göstermeye başlar…

Ne vakit bu zorlu çabadan vazgeçeriz, işte o zaman nefesimiz kesilir…

Tıkanıp kalırız…

Hayat durur…

Yaşayamayız…

***

Toplumlar da böyledir. Ya mücadele verip yaşamaya devam ederler, ya da mücadeleyi bir kenara bırakıp ölürler. Çünkü hayat hiçbir zaman durmaz. Sürekli hareket halindedir. Yanında da bu hareketliliğe ayak uyduracak mücadeleci çoğunluklar ister. Ve maalesef ayak uydurmayanları da öylece kendi hallerine bırakmaz. Er ya da geç, mutlaka cezalandırır. Hayat var olduğundan beri istisnasız bir şekilde uygulanan bu ceza bir tanedir. Yıllardır değişmemiştir ve değişmeyecektir. Var olma mücadelesinden cayarak, yerinde saymayı ve hatta gerilemeyi seçen toplumlar, hayatın bu acımasızlığıyla şöyle ya da böyle karşılaşmak zorundadırlar.

Gelişmeyi, değişmeyi ve düzelmeyi reddederek hayata en büyük saygısızlığı yapanların en sonunda karşılaşacakları gerçek tabii ki “yok olmak” olacaktır.

Ölmek bu tip toplumların kaçınılmaz sonudur.

***

Dolayısıyla, eğer bir toplum ölmek istemiyorsa ne olursa olsun mücadeleye devam etmelidir. Verilecek olan bu mücadelede en başta yapılacak olan şey “susmamak” olmalı. Gerçekleri ve doğruları korkmadan, her zaman ve her koşulda savunmak, yanlışları tüm çıplaklığıyla dile getirmek, bitip tükenmeye meydan okumanın en birinci şartıdır. Olması gereken zamanlarda çıkacak olan yüksek sesler, çökmeye bir hayli meraklı olan karanlıkların en kuvvetli geri püskürtücüleridir.

Hayatın acımasızlığına göğüs germenin diğer güçlü şartı da haklıyı ve haksızı yerine koyabilmeyi başarabilmektir. Eğer bir ülkede haklının ve haksızın yerleri karışmışsa ve hak yemek artık oldukça olağan bir durum olarak benimsenebilmişse, hayatın ileriye doğru olan akıcılığına karşı çıkılıyor demektir. Bu karşı çıkış yok olma sürecini daha da tetikleyecek ve hayat haklısıyla-haksızıyla o toplumun hepsini yutuverecektir. Böyle bir son kader değil, yapılan tercihlerin oluşturduğu bir mecburiyettir.

***

O hâlde, hayatın bu netliği ve kesinliği karşısında oturup düşünmemiz gerekir. Toplum olarak şöyle bir kendimize bakıp, kendimizi iyi bir analizden geçirmemiz bu günlerde yapacağımız en başlıca görevdir.

Bundan sonra iki seçeneğimiz vardır:

Ya son nefesimize kadar mücadele verip adam gibi bir hayat sürmenin peşinden koşacağız…

Ya da aynı ısrarcılıkla susarak, tepki vermeyerek hayatı karşımıza alıp, kesilecek olan cezanın acısını iliklerimize kadar hissedeceğiz.

Bundan sonrası ya var, ya da yok!