AYDIN DRAMI

Toplumumuz Osmanlı döneminde, aydına, belki daha doğru deyişiyle Osmanlı aydını kendi kendine önemli bir işlev vermiş, Batı’nın entelektüel , olarak adlandırdığı fikir adamına toplumu aydınlatma misyonunu yükleyip, aydınlanmanın ışığını yaymakla görevli kılarak, “tenvir eden” yani aydınlatan anlamına gelen “münevver” olarak adlandırmıştır.

Bu durumda da ışığı tanrılar katından çalıp, insanlara götüren Prometheus gibi, aydın da, iktidar ilahlarının yıldırımlarını çekmişti.

Bu ilahi tavrın yadırganacak bir yanı yok da, aydının, ışığı götürdüğü geniş halk toplulukları tarafından dışlanmasına, itilip kakılmasına şaşmamak elde değil.

Gerçekten de, aydınımızın tarihine bakınca, onun bütün varlık süreci boyunca, devletine ve halkına karşı meşru müdafaa halinde yaşadığını görmek mümkündür.

İktidarın bütün insanlık tarihi süresince, toplumun aydınlatılmasından hoşlanmamasını anlamak mümkündür, ama artık bu sorun, yani devletin aydına baskısı da demokrasiye ulaşılmakla aşılmıştır.

***

Pekiyi de, az gelişmiş toplumlarda henüz aşılamamış olan, hala başlıca az gelişmişlik göstergelerinden biri olmayı sürdüren geniş halk kitlelerindeki, aydın karşıtlığı demesek bile, aydın kuşkuculuğunu nasıl açıklayacağız?

Bunun ilk aklıma gelen nedeni, aydının kendi yol gösterici işlevini kendi kendine vermiş olmasıdır.

Öyle ya, geniş topluluklar, aydına “gel beni aydınlat, karanlıktan kurtar!” diye dilekçe vermiş değildir. Yani burada biraz da kendi kendine gelin güvey olma konumu var.

Ama bu ögenin etken olmasına karşın, daha önemli bir başka etkenin varlığını yadsıyamayız.

O da gerçeğin nurunun her zaman şüphenin soru işaretiyle atbaşı gitmesinin doğurduğu tedirginlik verici durumdur.

Doğrusu, kuşkuculuk, sorgulayıcılık her zaman yanında taşınması kolay , huzur verici bir yük, geniş toplulukların kolay benimsedikleri bir zenginlik değildir.

Oysa aydın sorgulamaya davet eder ki, bu da geniş kitlelere çok da çekici gelmez.

***

Kuşkunun kendisinin de kuşku çekici olması doğaldır.

Kuşkunun ikircikli yükünün direnmenin azmiyle bir arada taşınması ve birbirleriyle dayanışmaları çok güçtür, sonunda metal yorgunluğuna benzer “aydın yorgunluğu”na yol açması az görülmüş vakalardan değildir.

Bu durumun karmaşıklığının içinden çıkamayanların Kenan Evren misali toptan aydını suçlama yolunu tutmalarına şaşmamak gerek.

Anımsayacaksın,12eylül döneminde diktaya boyun eğmeyecekleri yolundaki bildirilerini açıklayan aydınlar hakkında açılmış olan “Aydınlar Dilekçesi Davası” sırasında Kenan Evren imzacılara öfkesini şu şekilde dile getirmişti:

-Vahdettin de aydın ama ne yapayım ben öyle aydını!

Hemen de şu şekilde yanıtını alıvermişti:

-Vahdettin’in aydın olduğu kuşku götürür, ama devlet başkanı olduğu kuşkusuzdur.
Halk da bunun üzerine şöyle bir öykü uydurmuştu:
Kenan Evren’e yaranmak isteyen Aydın Valisi şu telgrafı çekmiş:


-Paşam, Gaziantep, Kahramanmaraş Şanlıurfa’dan sonra burayı Hainaydın ilan edelim mi?

Neyse, bak artık Kenan Evren de geçti! 
Ne yazık ki, Kenan Evrenler geçiyor, ama
“Evrenlikler” baki kalıyor.