BARDAĞIN DOLU TARAFI

Gerçek gazeteciliğin pek çok kuralı ve ölçütü vardır.

Ama temel ilkeleri, tarafsızlık, bağımsızlık ve şeffaflık diye sayılır.

Ne var ki cumhuriyet rejimini tanımlayan « özgürlük, eşitlik, kardeşlik » üçlüsü nasıl aksadıysa; gazeteciliğin « tarafsızlık, bağımsızlık, şeffaflık » sacayağı da hep topallamıştır.

Bağımsızlık sağlansa tarafsız olunamamış, zaten bağımlı tarafgirlik de şeffaflığı ortadan kaldırmıştır.

Çünkü profesyonel gazetecinin de bir tanımı vardır: Yaşamını salt basın ve yayın etkinliğinden kazanan kişilere gazeteci denir.

Besleme basın dediğimiz ihaleci medya patronları ve yağdanlık ya da tetikçi gazeteci müsveddeleri ortaya çıktıktan öteye, gazetecilikten ne kalmıştır ki temel ilkelerden söz edilebilsin?

İşte bu yüzdendir ki Türkiye’de medya denilen bulanık sularda gazeteci kimliğini kirletmeden yüzebilmenin tek koşulu vardır: Tüm güç odaklarına ve iktidarlara eleştirel bakmak, muhalefete bile muhalif gazetecilik yapmak!

***

Kimileri ve benim için zaten gazeteciliğin özü, muhalif duruştur.

Çünkü tüm tarafları eleştirmek, tarafsızlık demektir. Böyle bir tarafsızlık, doğal olarak sizi bağımsız kılar. Herkesi kendinize düşman edeceğiniz, dolayısıyla açık vermemek için de çoook şeffaf olmak zorundasınızdır.

Oysa…

İktidarı kollayıp muhalefeti, muhalefeti koltuklayıp iktidarı topa tutan sözde gazetecilik, özde reklamcılığın bir türü olan PR çalışmasıdır. Nokta.

Bu PR’cılar, biz muhalif gazetecileri işten attırmak ya da tutuklatmak için iktidara ihbar etmedikleri zamanlar; düzenli aralıklarla « bardağın hep boş » tarafını görmekle itham ederler.

Vallahi bu kez denk düştü, gazeteci Can Dündar ile Erdem Gül’ün tutuklanmasıyla sonuçlanan ihbar/itham/itaat süreci eğer bir bardaksa, ben ancak dolu tarafını görüyorum. Ve işledikleri iddia edilen suç başlıkları arasında « üye olmadıkları terör örgütüne yardım » gibi garip bir ithamla da yargılanacak olan arkadaşlarımızın durumuna şükrediyorum!

***

Malumunuz, Cumhuriyet Ankara temsilcisi Erdem Gül, malum haberi yaptı. Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar malum haberi manşete çıkardı.

Malum, Cumhurbaşkanı Erdoğan da çok kızdı, TRT1’de yaptığı bir konuşmada « Ben davamı açtım. Bu haberi özel olarak yapan kişi de öyle zannediyorum ki bunun bedelini ağır ödeyecek. Öyle bırakmam onu,» dedi. Hazıroldaki yargı da derhal gereğini yaptı. Sonuç malumunuz: Biri ağırlaştırılmış, öteki normal iki müebbed, üstüne yolluk 42 yıl hapis isteniyor, sanıklar hakkında.

Hukuk dermiş ki, « atılı suç basılmış eser yoluyla işlenirse, ceza davaları bir muhakeme şartı olarak 4 ay içinde açılırmış ». Oysa bu dava 5,5 ay sonra, açılmışmış. Geçiniz…

Allah esirgesin, Türkiye’ye hukuk devleti ve ileri  demokrasi yönetimi değil de mafya yöntemi egemen olsaydı; ne mahkemesi, ne hapisanesi?

Doğrudan ayaklarını betona gömer denize sallandırırlardı Can Dündar ve Erdem Gül’ü!

Gel de bardağın dolu tarafını görme.

Ucuz kurtuldular.

Hapis mapis, hiç olmazsa yaşıyorlar.

İfade özgürlüğünün bittiği yerde, düşünce özgürlüğü hapse atılır.
Pascal Mourot

«G» NOKTASI

Ağacı büyüten biziz, kesen sen…

Talana “Dur” diyen biziz, yol veren sen…

Hukuku müdafaa eden biziz, katleden sen…

Gençleri kurşunlayan polise “Kıymayın” diye feryat eden biziz, onları “Destan yazdılar” diye öven sen…

Zulmün kabardığında camiye sığınan biziz, sığınanları “İçki içtiler” yalanıyla lanetleyen sen…

Hırsızı takip eden biziz, takdir eden sen…

Evladımıza “Haramdan uzak dur” diyen biziz, “Evdeki dolarları sıfırla” talimatı veren sen…

İnsanı insan olduğu için, ayrım gözetmeksizin seven biziz, muhaliflerine “Ateist” diye, “çocuksuz” diye hakaret eden sen…

Hal böyleyken, biz “ateist”iz, mümin sen; öyle mi?

Aynı şeylere inanmadığımıza şükrediyor insan…

CAN DÜNDAR