OSMANLI’DA ZULÜM KAVRAMI

Profesör Doktor Ahmet Mumcu ile 1990’lı yılların başında tanışmıştık. Milliyet’in “Temiz Toplum” kampanyası sırasında akademisyenlerle de seri röportajlar yapıyordum.

Mumcu “bir toplumda” demişti:

-Liderler temiz ise toplum da temizdir!

Bu tezine örnek olarak da Cumhuriyet’in ilk yıllarını göstermişti.

Türkiye’de çok partili demokrasinin en ayırt edici özelliği, siyasi liderlerin partileriyle seçime girip aileleriyle iktidara gelmeleri olarak tecelli etti!

Ahmet Hoca görüşmemiz sırasında kitaplarından bazıları da imzalayıp vermişti.

Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli hukuk tarihçilerinden olan Prof. Dr. Ahmet Mumcu, “Osmanlı Hukukunda Zulüm Kavramı” adlı kitabını da bu sırada bana vermişti. O yıllarda “Neo-Osmanlılık” kavramı hayatımıza girmediğinden kitap yeterli ilgiyi görememişti. Oysa Mumcu bu kitabı için çok sayıda yayınlanmamış belgeye ulaşmıştı.

Kitabın ilk satırları şöyle başlıyor:

“Osmanlı devletinde kamu hizmeti görenlerin işledikleri suçların büyük bölümü ‘zulüm’ kavramı ile ifade ediliyordu.”

Ahmet Hoca araştırmasına en eskilere giderek başlıyor. Kuran’da zulüm kelimesinin dört yerde geçtiğini belirtiyor.

“Allah zulmedenleri sevmez!”

Devamında da şu ayetten alıntı yapıyor:

“Kim zulme karşı kendini savunursa bu kişiler suçlu sayılmaz!” (*)

Bugünün vitrinlerdeki Müslümanları ile kutsal kitaplar arasındaki her hangi bir irtibat bulunmuyor. Bunu aşağıdaki satırlarda daha iyi görebiliyoruz:

“Peygamber gerçek Müslümanların zulmetmekten çekinmeleri gerektiğini zalimlere yardım edenlerin de suçlu sayılacaklarını zulmedenlerin ahirette  cezalandırılacağını çeşitli vesilelerle söylemiştir.”

Osmanlı’da zulmün çok arttığı dönemlerde padişahlar müfettişler, yollar durum tespitleri isterlermiş. Kitapta Mumcu bu durumu III. Selim döneminden bir örnekle şöyle aktarıyor:

“Zaman zaman zulüm teftişleri yaptırılırdı. Ancak teftiş esnasında zulüm yapıldığı gibi bazı kişiler kendilerini müfettiş olarak tanıtıp iyi bir zulüm vesilesi elde etmişlerdi.”    

Şimdi geliyoruz kitabın son sayfalarına… Hoca, merkezi yönetimin zulmü önleyememesi vatandaşı kanuna karşı saygısız yaptığını belirterek tarihten şu örneği veriyor:

“Devletten bekledikleri korumayı göremeyenler ya ayaklanmışlardır, ya da feodal güçler etrafında toplanmışlardır!”
Bütün bunlara bakarak diyebiliriz ki:

-Zulüm meselesinde, Osmanlı’nın eskisi ile yenisi arasında hemen hiç fark yok!
  
(*) Osmanlı Hukukunda Zulüm Kavramı/ Prof. Dr. Ahmet Mumcu/Sayfa:5.
  

İktidar Kucağından Efelenmek…

 
Tayinle gazete köşelerine kurulan pek çok “gazeteci” sadece iktidar karşıtlarını ağır dille suçlayan yazılar yayınlıyorlar.

Olsa gazeteciliğin temeli güç odaklarına karşı dik durabilmektir. Güçlülerin en güçlüsü de devlettir. Yani eğer kalemine güveniyorsan iktidarda olan güçlüleri eleştirirsin.

Canım şimdi benimle aynı dünya görüşünde siyasi bir akım var, niye eleştireyim? diyebilirler.

O zaman biraz gerilere gidelim. Askeri bürokrasinin güçlü olduğu yılların gazete arşivlerini açalım. Göstersinler bakalım, tek yazı yazabilmişler mi? Şimdinin en cengaver gazeteleri solcu gazetecilerin haber, yorum, röportajlarından alıntılar yaparak sayfalarını doldururlardı. Eğer üzerlerine gelinirse, savunma hazır:

-Biz yazmadık, onlar yazdı!

Böylesi şaklabanlık için güzel bir fıkra var.

Şarlatının biri kalabalık kıraathaneye girip “Heyyyy” diye bir nara patlattıktan sonra esip gürlemiş:

-Var mı bana yan bakan?

Onun görüş alını dışında kalan köşeden boylu postlu, baba yiğit biri gelip önüne dikilmiş. Şarlatan bakmış durum kötü, yanına gelenin beline sarılıp, haykırmış:

-Var mı abimle ikimize yan bakan!..