PANDORA’NIN KUTUSUNDA 2016

Beyaz sayfalı bir defter gibidir her yeni yıl. Umutları, özlemleri içimizde büyüterek başlarız ilk sayfaya. Tabii eğer bir can eksilmemiş ise yaşamımızdan… Sevdiğimiz biri, bir daha hiç geri gelmeyecek şekilde ayrılmamışsa aramızdan…

Ölüm dışında her şeyde, kurtarıcı gibi sarılırız umuda…

Mitolojiyi bilirsiniz… Dünyalar güzeli Pandora’nın açmaması sıkı sıkıya tembih edilen kutunun kapağını açmasını ve insanlığa zarar verecek olan hastalık, acılar, kederler ve kötülüklerin tamamının çıkıp ortalığa dağılmasını… Pandora son anda sandığı kapatmayı başarır ve sadece insanlığın elinde tek güzel şey kalır: Umut. “O günden sonra insanlar tüm kötülüklere umut ederek karşı durmayı başarmışlardır” denir.

2015 yılına büyük umutlarla başladığımızı hatırlıyorum. Büyük acılarla yüklü iğrenç bir bilanço ile noktaladık. Minik Aylan’ın kıyıya vuran cansız bedeninin görüntüleri içimizi dağladı ama ilk değildi, son da olmayacağını anladık… Tahir Elçi’nin, Dilek Doğan’ın vurulma sahnelerini defalarca dehşetle izledik ekranlardan; ve biliyoruz ki buzdağının görünmeyen tarafında Elçi ve Doğan gibi onlarcası var. Önceki gün Cizre’de ayağından yaralanan bir kadını kurtarmak istediği sırada öldürülen sağlık görevlisi 2 çocuk babası Aziz Yural’ın kuçağında küçük kızı ile çekilen fotoğrafına baktım uzun uzun. Gülen gözlerindeki umut ışığının, gelecek hayallerinin nasıl bir anda söndürüldüğünü düşündüm. Önce Suruç, ardından Ankara katliamında yiten onca canı, arkalarından hâlâ gözyaşı döken ailelerini, dostlarını..

“Pandora’nın kutusu açılıp, Zeus’un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı: Umut! O zamandan beri yanlışlıkla kutuyu ve içindeki umudu iyi şans olarak yorumladık; fakat Zeus’un arzusunun, insanların kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk.

Umut, kötülüklerin en kötüsüdür; çünkü, işkenceyi uzatır.”

Yazar Irvin Yalom “Nietzsche Ağladığında” adlı kitabında “umut” konusuna tamamen farklı cepheden yaklaşıyor. Kitabı ilk okuduğumda çok daha genç bir yaştaydım. “Saçma” diye tanımladığımı çok iyi hatırlıyorum. Şimdi ise sanırım katılıyorum.

Umut çoğu zaman bir körlük yaratıyor insanlarda. Açlık, yoksulluk, şiddet (özellikle kadına yönelik şiddet), işsizlik ya da işten atılma gibi kişisel yaşanan birçok sorunun bir araya gelerek büyük resmi oluşturduğunu ve asıl büyük resmin bizim inandığımız ya da umut ettiğimizden çok farklı olduğu gerçeğini gizliyor. “Bir şeyler yapmak gerek” dediğimiz noktada da iş işten geçmiş oluyor…

2015, insanlık tarihinin en kara yıllarından biri oldu… Savaş, küresel terör, milyonlarca insanın evini barkını bırakıp umuda yolculuğu ile damgasını vurdu. İnsanlık ayıplarının en derini yaşadık hem kendi ülkemizde hem dünyada… Ve aynı ayıbı, duyarsızlıkları ile sessizlikleri ile sürdürdü insanlar.

***

2 gündür kar yağıyor, sanki bütün pislikleri örtmek ve beyaz bir sayfa açmak istercesine. Büyük ailemle birlikte girmek istedim 2016’ya… Anneler, teyzeler, çoluk çocuk, eşleri, sevgilileri… Yaşları 18 ila 90 arasında değişen 22 kişi… Neden mi? Çünkü sevgiyi, birlikteliği, dostluğu, beraber paylaşmanın mutluluğunu yüreğimde hissetmek istedim. Her an bir şeyler elimden kayıp gidecek kaygısıyla… Büyük mütevazı soframızda kadehlerimizi barışa kaldırdık. Demir parmaklıklar arkasında yeni yıla giren Can ve Erdem’in hüznü de masamızdaydı, işten atılan arkadaşlarımızın gelecek kaygısı da; Sur, Cizre ve Dargeçit’te korkuyla bekleşen insanlarımız da, dev şantiyelerde, maden ocaklarında cinayet gibi iş kazalarında hayatlarını kaybeden işçiler de…

İşte 2016 bana bunları fısıldadı… Ya size?