YEMEKTEN ÖLMEK

1974 yılıydı. Bertrand Blier, adını sinema tarihine altın harflerle geçirecek dördüncü filmini çekmeye hazırlanıyordu: Les Valseuses.

Filmin düz çeviriyle « vals yapan kızlar » anlamına gelebilecek başlığı, aslında er bezinin argosu olup « Testisler » demekti ve aynı adı taşıyan romanı da kendisi yazmıştı.

Yazar yönetmen, dışlandıkları toplumun değerlerini dışlamış; gerçekte çok kırılgan, çok iyi yürekli iki delikanlının « tutunamadıkları » yaşamından hem hüzün, hem kahkaha dolu bir baş yapıt damıtıyordu.

Rol dağılımı üzerinde henüz çalışmaya başlamıştı ki; kapısına kimsenin tanımadığı sarışın uzun saçlı ve çam yarması gibi bir genç adam dayandı. Filmdeki Jean Claude rolünü istiyordu.

Her gün, sanki her rolü oynayabileceğini göstermek için başka bir kılıkta geliyor; Bertrand Blier’i rolü kendisine vermeye ikna etmeye çalışıyordu.

Gerard Depardieu, henüz 26 yaşındaydı. Köylü çocuğuydu. Okula gitmemiş, kitap okuyarak, tiyatro kurslarına giderek kendisini yetiştirmişti.

***

Aktörden çok güreşçiye benziyordu, hem itici, hem çekici bir yakışıklılığı vardı. Yapımcı, onun vahşi enerjisinden ürküyor, «Erkekler bu adamı sevmez, kadınlar da beğenmez, » diyordu. Ama Depardieu, dört ay süren sabırlı ısrarın sonunda rolü aldı.

Film, muazzam bir gişe rekoruyla taçlanan uluslararası bir başarı oldu.

Depardieu, ertesi yıl çekimlerine başlanan Bertolucci’nin unutulmaz 1900’ünde Robert De Niro, Donald Sutherland ve Burt Lancaster’in yanında rol alıyor ve müthiş bir oyun çıkartıyordu.

Fransızlar, yeteneğini zaman ve mekanda kanıtlamış sanatçılarına « kutsal canavar », çam yarması yakışıklılara da « güzel hayvan » derler.

Dünyanın en önemli yönetmenleriyle ve ödüle boğulduğu kült filmlerde oynadığı gibi pek çok değersiz yapımda da yer alan Gerard Depardieu, çoktandır « kutsal canavar ».

Ama artık « güzel hayvan » diye anılmıyor.

Çünkü bir zamanların yakışıklı aktörü, en az 130 kilo çekiyor. Gerek kişisel kaderi, gerekse meslek tarihiyle pek benzeştiği Marlon Brando gibi yemekle intihar ediyor.

***

İtalyan sinema yönetmeni Marco Ferreri’nin başyapıtı Büyük Tıkınma’yı andıran böyle bir kararda, Brando ve Depardieu gibi

üstün zekada kişiler için iradesizlik söz konusu değildir.

Öyle yiyorlarsa, böyle ölmeyi seçmişlerdir.

Marlon Brando, Amerikalı olduğu için pek de gurme değildi. Günde on kilo dondurmayla işi bitirdi.

Tıpkı Brando gibi bir evladını, oğlu Guillaume’u toprağa veren Gerard Depardieu; Fransız olduğu için daha zengin, daha seçkin ve keyifli bir mutfakla intihar ediyor.

Sinemada ünlü aşçı François Vatel’in meslek tutkusu ve intiharını canlandıran aktör; elbette ki gastronomi alanında bir otorite.

Üstelik cömert bir otorite: Kalitesiz ürünleriyle dünyayı bir kanser gibi saran sanayi lobilerine karşı küçük üreticilerin sesi, yerli ürünlerin savunucusu, iyi lokantaların koruyucusu oluyor. Avrupa’nın dört bir yanında emekle güzel şarap ve yiyecek yaratan zanaatkarları, onların ürünlerini tanıtan tv dizileri çekiyor.

***

İnsanların çok para ödemeden de iyi beslenmesini savunuyor. Tanıttığı ürünleri de kameraların karşısında afiyetle mideye indiriyor. Yiyor, yiyor, yiyor.

Sardunya adasında ve Fransa’nın pek çok bölgesinde bağları var, bizzat ve hem de çok kaliteli şarap üretiyor; gayet makul fiyatlara satıyor.

Maddi zorluk çeken birkaç restoranı da salt destek olmak için satın aldı. Yönetimine karışmadığı bu lokantalar, onun adı ve şaraplarıyla yeniden hayat buldular.

Bu lokantalardan biri, Paris’teki konağının hemen yanında. Çok güzel bir yemeği, nefis bir Depardieu şarabıyla inanılmaz uygun bir fiyata yiyorsunuz.

Siz bakmayın Fransa’ya çok vergi istedi diye kızıp Rus yurttaşlığı almasına, Putin hayranlığına falan… İsterse Çinli olsun, kesilen vergiyi paşa paşa ödeyecek, ödüyor.

Çünkü Fransız halkı Gerard Depardieu’ye tapıyor ve zaten o da ürettiği şaraplar, savunduğu mutfakla intihar edecek kadar Fransız!

 Mutfakta da aşktaki gibidir. Çabuk yapılan kötü tat bırakır.
Fransız Atasözü