YİĞİT OKUR

2016’nın ilk günü yitirdiğimiz Yiğit Okur, Galatasaray’da beş sınıf büyüğümdü. Şairdi. Gazetelerde, dergilerde yazıları çıkardı. Sahnede başarılı bir oyuncu, yakışıklı bir jöndü. Cep Tiyatrosu’nun kurucularındandı. Benim idolümdü (bugünlerde “rol modeli” diyorlar.) Yiğit Okur, okulu bitirdikten sonra adını duymaz oldum. Yıllar sonra öğrendim.

İsviçre’ye gidip, Cenevre Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni birincilikle bitirip avukat olduğunu. Mesleğinde başarılı olmuştu. Uluslararası bir avukattı.

Ne olursa olsundu! İyi bir oyuncu ve yazar olmak varken sen kalk da avukat ol. Olacak iş miydi!

Bizim mesleğin iyi tarafıdır, idolün olanlar zamanla dostun olabiliyor. Yiğit Okur ile de öyle oldu.

Ve sonunda1999 yılı ile birlikte Yiğit Okur’un ilk romanı “Hulki Bey ve Arkadaşları” geldi. Yiğit Okur 45 yıl beklemiş, sonunda içindeki yazarın zincirlerini kırmış, onu serbest bırakmıştı.

Bu parlak yazar zincirlerini kırar kırmaz romanlar ve öyküler ve ardından da ödüller birbirini izledi.

Kısa zamanda kendini kanıtlayan ve tutkulu, tiryaki bir okur kitlesine sahip olan Yiğit Okur’un yazarlığını anlatmaya gerek yok. Aşağıya aldığım küçücük parça onun ne çapta bir usta olduğunu göstermeye yetiyor.

***

Evet söz bir kere daha Yiğit Okur’un:

1881, Madeleine Meydanı’nda Bir Güz Öğleni

“Sağımda Madeleine Kilisesi, karşımda Cerruti Mağazası, önümde sıska bir akordeoncu, üstümüze eğilmiş güz çınarları. Boş bir kahve terasındayım. Sabahımsı duran, ıssız bir öğlen saati. Üstü kapalı bir kamyondan, kamyon büyüklüğünde kristal bir ayna iniyor. Dört kişi taşıyor aynayı. Madeleine Kilisesi aynaya düşüyor, Cerruti Mağazası aynaya düşüyor, güz çınarları aynaya düşüyor, yapraklar aynada uçuşup üşüşüyor, akordeoncu aynada, sesler aynaya yansıyor. Aynada tanıdık bir yüz… Kimdi, kimdi bu? Bilinç ürpertiyle geliyor. Ayna, aynadaki benle, benim aramda duruyor. Dört kişi, aynayı yandaki mağazaya sokuyor. Her şey yerli yerini buluyor. Güz çınarları toprağa dikey, güz yaprakları yerde, akordeoncu önümde. Şarkı sürüyor, sürükleniyor. Karşımda Cerruti Mağazası, taş yapı.

Katları sayıyorum; bir, iki, üç, dört. Sıkılıyorum. Bir kez de, yukarıdan aşağı sayıyorum. Dört, üç, iki, bir… Birinci katta, pirinçten bir levha, üstünde bir tarih: 1881. Birden ilkokul çağıma kadar uzanan bir çağrışım! Şöyle bellemiştik:

‘Selanikte, bir gümrük memurunun oğlu olarak 1881’de doğdu. Adını Mustafa koydular. Küçük Mustafa, dayısının çiftliğinde kargaları kovalarken…’ Haa! Demek ki, aynı tarihte dede Cerruti, bu mağazada, siyah saten giydirilmiş silindir şapkalar, derin yırtmaçlı uzun jaketaylar, sapı gümüş, boyu kısa jokey kamçıları, kenarları dantelalı pantolon askıları satıyordu.

Hey gidi Cerruti!

Hey gidi Mustafa!

Hey gidi bizler!

Bir güz sonu, çınarların altında, Madeleine Meydanı’nda.

1996 – Paris”

Hey gidi Yiğit Okur!…