HANGİ AKADEMİK ANLAYIŞ, HANGİ GELECEK?

Arka panelde “Teknolojiye yatırım, Geleceğe Yatırım” yazısı…Önünde Başbakan Ahmet Davutoğlu konuşuyor. Daha doğrusu önce Ar-Ge reform paketini açıklıyor… Hemen ardından sözü akademisyenlerin barış bildirgesine getiriyor. “Provokatif dil, fikir özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez” diyerek bildiriye imza atan akademisyenleri topa tutmayı sürdürüyor. “Metni dikkatle, üzerinde uzun uzun düşünerek okudum” diyerek “Devlet ile terör örgütünü bir tutmanız hangi akademik anlayışınıza dayanıyor?

Terör örgütünü eleştirmemenizi neyle açıklıyorsunuz” tarzı sorularını sıralıyor.

Peki, AKP’nin politikalarını eleştiren herkesi terör örgütü propagandası yapmakla suçlamak, hangi akademik anlayışınıza dayanıyor Sayın Başbakan?

Akademisyen olsam bildiriyi imzalar mıydım? Hayır. İmzalamazdım. Çünkü terörün, orada dökülen kanların tek sorumlusunun devlet olmadığını; karşı tarafın yani PKK’nin sorumluluğunu yok saymanın doğru olmadığını düşünüyorum. Ama bildirgeyi onaylamamam, bölgede olayların bu noktaya gelmesinde AKP iktidarının oynadığı rolü küçümsediğim ya da göz ardı ettiğim anlamına gelmiyor. Tıpkı IŞİD terörünün yükselmesindeki payı gibi. Bunların da geri planında yaşadığımız hukuk erozyonu, güven erozyonu yatıyor. Bunu unutmayalım. Bu erozyonun, iktidar eliyle yaratıldığını da kayıtlara geçerek…

Akademisyenlere yönelen bu sınırsız öfke ve linç kültürü çok daha derin, neredeyse kangrene dönüşmüş bir yaranın, toplumsal bir yarılmanın da göstergesi. Daha birkaç gün önce aynı öfke ve linç kültürü Beyaz’a ve “orada çocuklar ölüyor, duyarsız olmayalım” diyen Ayşe Öğretmen’e yönelmişti. Bir haftaönce ODTÜ’lü gençlere… 50 gün önce Can Dündar ve Erdem Gül’e… Ve sonu gelmeyecek… 2015’in son günlerinde Amasya Üniversitesi’nde öğrencisi tarafından derste terör propagandası yaptığı iddia edilen ve gözaltına alınıp sonra serbest bırakılan öğretim görevlisi benzeri örnekler sürüp gidecek… Sultanahmet katliamının ardından IŞİD’i protesto edenlere “vatan haini” diye saldırmanın meşrulaştığı gibi…

Bizzat iktidar eliyle pişirilip servis edilen o öfkenin sonuçlarını zaman kaybetmeden mafya babası Sedat Peker’in “kanlarınızla duş alacağız” tehdidinde, bildiriye imza atan akademisyenlerin bağlı bulundukları kuruluşlardan atılmalarında, haklarında yapılacak savcılık takiplerinde gördük bile.

Başbakan Davutoğlu’nun konuşmasındaki “herkes saflarını belirlemek durumundadır” cümlesi peki? Bunu şöyle mi yorumlamalıyız: “Benden değilsen, sen bittin kardeşim.

Bana eleştiri okunu yönelttin mi, seni ilk fırsatta harcarım bilmiş ol…”

Başbakan’ın sözleri arka duvardaki “geleceğe yatırım” cümlesine çarpıp parçalıyor. Ak ile karanın; sap ile samanın birbirine karıştığı bir Türkiye gerçeğinin teatral sahnesi gibi.

“Bilgi toplumu olma” hedefi, “Korku toplumu olma” haline dönüşmüş çoktan. Cehaletin, yozlaşmanın, din sömürüsünün dibine vurulmuş. Devlet kurumu Diyanet tarafından “Babanın 9 yaşından büyük öz kızına şehvet duyması haram değil” fetvası verildiği bir ülkede teknoloji, Ar-Ge, ekonomik sıçrama gibi sözler biraz garip kaçmıyor mu?