İSTİBDAT AYAKLARI VE BÖCEKLER DÜNYASI

Eskiden postal, şimdi en pahalısından makosen giyen bir ayağın basa basa ezdiği börtü böcek gibiyiz.

Kimimiz kabir, kimimiz hamam böceği. Kimimiz çiyan, solucan. Hatta akrepler var aramızda.

Ama çoğumuz karınca.

Kabirciler, hamamcılar ve çiyanlar; doğaları gereği önce makosenin tabanını yalamış, tadını beğenmiş, bu ayaktan leşkere azık çıkar sanmış. « Hoşgelmişsin, aman ne iyi etmiş de gelmişsin, tam üstün bastın, sefalar getirdin! » diye karşılamış cellatlarını.

Solucanlar, «Basarsa bassın, nasılsa kıvırırız! » demişler. Akrepler, « Dokunursa sokarız! » diye burun bükmüşler.

Şimdi hepsini, hatta başta tabanını yalayan kabircileri, hamamcıları ve çiyanları, ötekilerden daha büyük bir kinle, hırsla eziyor makosen giymiş ayak!

Karıncalar tehlikeyi daha yaklaşırken görmüşler.

Ama iç güdüleri gündelik işlere koşullu ve bitmeyen koşuşturmaları doğumdan ölüme öylesine ayarlı ki; ne yapacaklarını bilememişler…

Belki sağ kalanlar, tabii sağ kalan olursa; birleşip hücum etmeyi, ısırmayı, koparmayı ve ezen ayağı yok etmeyi öğrenecek.

Şimdilik basıyor, eziyor, tepiniyor makosenin tabanı tepelerinde…

***

İyi ki toprak kaygan. İyi ki ıslak, cıvık, kımıl, batak, bu topraklar.

Makosen bastıkça; kabir böcekleri, hamam böcekleri, çiyanlar, solucanlar, akrepler ve karıncalar feryat figan…

Bazıları, bir taşla taban arasına sıkışınca cızlamı çekiyor.

Ama çoğunu, ki çoğunluk elbette karıncalar; onları ezerek yok etmek kolay değil, bu yıvışık topraklarda.

Makosen bastıkça tepelerine, debelene debelene daha derine gömülüyorlar; şimdilik, henüz, ölemiyorlar.

Aslında makosen bastıkça, onlar da üzerlerine basıldığı oranda, birlikte batıyorlar çamura.

Belki de toprak dediğin, zaten ergeç ezeni de ezenle birlikte yutan bir bataklıktan ibarettir, kimbilir?

Ama o er ya da geçe daha çok var…

Biz karıncalar, en başta da ben, tepemize basan ayakkabı tabanını, Hitler’in postalına benzettik, yanıldık.

Diktatör deyince aklımıza hep yenik müstebitler, sonu kötü otokratlar; intihar ettikten sonra cesedi bile yakılan Hitler, asılarak idam edilen Mussolini, kurşuna dizilen
Çavuşesku falan geldi.

***

Üstümüze yürürken bizim makosen, tuttuğu yolun yol olmadığını, hep birlikte batacağımızı, dilimizin döndüğünce anlatmaya çalıştık.

Makosen hep kös dinledi. Çünkü o bizim aklımıza gelmeyeni, ömrünün sefasını sürmüş, eceliyle ölmüş « başarılı » diktatör tabanını gözüne kestirmişti, başından beri.

Örneğin Franko modeli ayağına tıpa tıp uyuyor.

Bizim makosen bilerek ya da bilmeyerek; onun yürüdüğü gibi yürüyor bu yollarda. Onun bastığı gibi basıyor, eziyor « haşere » bellediğini.

İspanya’da Franko postalının «Tanrı’nın lütfuyla » iktidara geldiği formülü vardı, bizim makosen için « Allah’ın elçisi » denildi.

Franko’nun postalı, kurduğu devlet modelini Müslümanları kovup İspanya’yı yeniden fetheden Kastilya Kralları’nın altın çağı, Reconquista dönemine dayandırmıştı. Bizim makosen de 1453’tü, Fetih’ti, filimdi, köprüydü, saraydı falan, dirilişi Osmanlı’ya bağladı.

Franko’nun postalı, İspanya’da milli eğitimi Katolik Kilise’ye emanet etmişti. Bizim makosen, Fatih’in torunlarını Hanefi Sünni Diyanet ile İHL’lere yamadı.

***

Franko’nun postalı İspanya’yı ihya etmek, ekonomiyi ayağa kaldırmak, modernleştirmekle övünürdü, ki doğruydu. Bizim makosen de öyle.

Franko’nun sansür kurulu kitleleri etkileyecek tüm haberleri yasaklar; şahsına, hükümetine, rejime, orduya, kiliseye bırakın muhalefeti, en küçük bir eleştiri, hatta serzeniş içeren yayınları yaktırır, sorumlularını da hapse atardı. Bizimkinin ne yaptığını zaten biliyorsunuz.

Sonuç olarak İspanya, 1936’dan Franko’nun eceliyle öldüğü ve görkemli anıt mezarına alayı valayla gömüldüğü 1975’e; siyasal haberciliğin hükümet sözcülüğünden ibaret, siyaset dışı konuların da zil, şal ve gül tadında konuşulup yazıldığı bir suskunluğa gömüldü. İspanyolların tam 39 yıl boyunca süren bu sessizliğine, sonradan « kurşun yıllar » denildi.

Eğer karşılaştırmam doğruysa, gördüğünüz gibi bizim makosenin tabanı altında ezileceğimiz daha uzun yıllar var önümüzde.

Ancak İspanya, konuşamasa bile hiç olmazsa zil, şal, gül tadında susuyordu.

Oysa bizim ağzımızda kan tadı var.

Zaten toprak da kanla sulandığı için kaygan, cıvık, çamur.

Batağa saplanmak, daha çabuk ve kolay olabilir.

Diktatörlük ‘Kapa Çeneni!’, demokrasi ise ‘Külahıma anlat!’ rejimidir. 
Jean Louis Barrault