SİZ ÖLÜYORSUNUZ DİYE BİZ EĞLENMEYECEK MİYİZ?

İşi kalem kağıt yazı çiziyle uğraşmak olanların elleri en fazla mürekkep lekesiyle kirlenebilir. Geçen gün Cumhuriyet’te karikatürist Kamil Masaracı’ya uğramıştım.

Yaklaşık 35-40 dakika oturdum. Sadece kesik uçlu kalemler üzerine konuştuk.

Bir de kesik uçlu kalemler yerine ellerine kasap satırlarını alıp, sütunlarından başlayarak her yeri kan revan içinde bırakanlar var.

Oysa gazeteci tanımı şöyle yapılıyor TGC’nin Hak ve Sorumluluk Bildirgesinde:

“Gazeteci başta BARIŞ, DEMOKRASİ ve İNSAN HAKLARI olmak üzere insanlığın evrensel değerlerini savunur!

Bizim anayasamız budur!

Barışı savunacağız, demokrasiyi savunacağız, insan haklarını savunacağız. Devamı da var. Halklar arasında düşmanlığı körüklemekten kaçınacağız. Din, dil, etnisite ayrımı yapmayacağız.

İşte o zaman itibarlı bir meslek mertebesinde bulunan “gazeteciyiz” diyebileceğiz!..

Geriye doğru yakın tarih sayfalarını çevirin bakalım. Hiç iktidarların koltukaltlarındaki gazetecilerin yazıp çizdiklerini görebilecek misiniz? Onlar da var elbette. Tarihe de geçiyorlar. Tarihin çöp sepetinde kokuşmuşluğun içinde debelenip duruyorlar.

Eğer gazetesiysek meslek ilkelerimizi dikkate alacağız:

“Gazeteci her türden şiddeti haklı gösterici, özendirici, ve kışkırtıcı yayın yapamaz.”

Geliyoruz en önemli noktaya:

“Gazeteci devleti yönetenlerin belirlediği ulusal ve uluslararası politika konularında önyargılara değil halkın haber alma hakkına dayanır. Onu mesleğin temel ilkeleri ve özgürlükçü demokrasi kaygıları yönlendirir.”

Şimdi bunları okuduktan sonra Türkiye’de yayınlanan gazeteleri, televizyonların haberlerini, tartışma programlarını izleyin bakalım, mesleğini hançerlemeyen kaç gazeteci göreceksiniz?

Geçen Cuma gecesi (8 Ocak) Kanal D’de yayınlanan Beyaz Show programına telefonla Diyarbakır’dan bağlanan Ayşe Çelik’in “Burada çocuklar ölüyor” imdat çağrısını, silahlı ayaklanmanın işaret fişeği gibi algılayanlar büyük bir taarruz başlattılar. En çok dikkat çekeni ise Parislerde gazetecilik doktorası tahsili yapan Ertuğrul Özkök’e ait olanıydı:

“PKK, şimdi Beyaz Show’a, üç metrekare kalmış EĞLENCE KANTONUMUZA da hendek kazmaya çalışıyor.”

Eğlence kantonu ha?

İsviçre yönetim biçimi olan Kantonu, Suriye’deki yapılanmalarıyla Kürtler literatürümüze soktu. Bir süre sonra “kanton” demek de doğrudan örgüt propagandası olarak kabul edilecektir, emin olun…

Özkök’ün süslü cümlesi yukarıdaki gazetecilik meslek ilkelerini kaç kez ihlal ettiğini açık olarak görebilirsiniz.

Telefon eden öğretmeni hiçbir sorgulama yapmadan yasa dışı örgütünün yöneticisi, en hafifinden üyesi olarak ilan ediyor. Sonra da eğlence alanına hendek kazılması olarak görüyor.

Tarihi bir öneme sahip bu cümle, ilerde de şöyle okunacaktır:

“Siz orada ölüyorsunuz diye biz burada eğlenmeyecek miyiz?”

Nazım 114 yaşında
 
1970’li yılların ikinci yarısıydı. İstanbul Açık Hava Tiyatrosunda 1 Eylül Dünya Barış Günü kutlaması yapılıyordu ilk kez… Böylesi işlerin en önünde kim yer alabilir?

Tabii ki, Aziz Nesin!

Sahneye çıktı açış konuşmasını yaparken şöyle dedi:

-Türkiye denildiğinde bütün dünyanın bildiği üç isim var: Nasrettin Hoca, Kemal Atatürk ve Nazım Hikmet.

Sonra Nazım Hikmet’in doğum günleri kitlesel olarak Spor Sergi Sarayında kutlanmaya başladı. Kitapları elden ele dolaşıma çıktı. Türkiye’de gençler Nazım Hikmet’i tanımaya başladılar. Ve çok sevdiler. Onun şiirlerindeki memleket sevgisini görüp öğrendiler. Ona vatan haini diyenlerin yüzleri kızarmadı tabii…

15 Ocak 2016 Cuma günü saat 10.30’da Tarabya Otelinin önünde Nazım’ın bir daha dönmemek üzere ülkesinden ayrıldığı son yerde, bir anma toplantısı yapılacak. Nazım Hikmet Vakfı ile Sarıyer Belediyesi’nin ortaklaşa düzenlemesiyle… Akşam da Şişli Kent Kültür Merkezinde bir başka anma toplantısı olacak.

Ben Nazım Hikmet’i tanıyamadım haliyle. Ama onun “en sevdiğim kadın” dediği Piraye Hanım ile Altunizade’de 15 yıl kapı komşu yaşadım. Pek çok özel anımız oldu. Yanımızda kimse olmadığı zamanlarda bana sıfır kilometre, Nazım Hikayeleri anlatıyordu. Mesela bir yaz günü oğlum ile ananesini sormuştu:

-Sizinkileri göremiyorum?

-Şile’ye gittiler 15 gün kalacaklar.

Bunun üzerine konu coğrafyaya kaydı. Bana “Şile’de kayaların üzerinde bir gazino vardı, duruyor mu?” diye sordu. Piraye Hanımın torunu, Memet Fuat’ın oğlu milli voleybolcu Kenan Bengü vefalı bir çocuktu. Babaannesini alıp gezdirmiştir, düşüncesiyle, “Şile’ye gittiniz mi?” diye sordum. Arkası şöyle geldi:

-Gittim tabii gitmez olur muyum?

-Ne zaman?

-Valla 1934 müydü, 1935 miydi, şimdi hatırlayamıyorum, Nazım’la gitmiştim!

O sohbetlerimizde şunu anlamıştım:

-Piraye Hanım Nazım’ı hiç unutmamıştı!

Ben isim olarak Nazım’a, hısım olarak ise Piraye’ye daha yakınım!