ONLAR CEVİZ, BİZ BADEM

Önce ateşin çevresinde toplandı insanlar. Sonra radyonun karşısında. Şimdi ise televizyonun önünde sıralanıyorlar.

Artık doğrudan duvara « entegre » modeller var. Paralı evlerin oturma odaları, sinema salonunu aratmıyor.

TV ekranları büyüdükçe seyirci kafaları küçülüyor. Seyirci kafaları küçüldükçe, TV ekranları büyüyor.

Öylece durup baksalar, gözlerini ateşin büyüsü bürümüş mağara insanlarından farksızlaşacaklar. Ama, hayır. Mağara insanları ateşi seyrederken tıkınmazdı. Abur cubur icat edilmemişti, henüz. Olsa olsa bit kırarlardı.

Türkiye’de, TV seyircileri çekirdek çitliyor.

Yalnız çekirdek çitlese, yine iyi. Pizza, cips, kek, pasta; reklamlar TV seyrederken ne yemeyi emrediyorsa, onu götürüyorlar. Sonuçta hastalanıyorlar ama, öncesinde şişmanlıyorlar.

Sizin anlayacağınız, ekranlar büyüdükçe kafaların küçüldüğü saptaması hem metafor, hem de değil.

Bildiğiniz gibi kafa, şişmanlığa doğru orantılı genişlemez. Vücut şiştikçe kafa küçük kalıyor tabii…

Sonuçta istesek de istemesek de, TV’ler, tıpkı cep telefonları ve bilgisayarlar gibi artık tüm dünyada toplumsal yaşamın bir parçası. Hatta aynası. Öyle bir etkileşim var ki seyirlik ve seyirci arasında, yumurta tavuk sorunsalında olduğu gibi TV’lerin mi toplumdan, yoksa toplumun mu TV’lerden çıktığı da meşru bir merak…

Örneğin bizim ellerde TV programları niçin bunca dandik de, başka ülkelerde değil?

***

Acaba TV’ler mi seyirci halkına göre kişniyor, yoksa bazı ülkelerde halk mı TV’lere göre kişnetiliyor?

Bence, Türkiye özelinde ikinci olasılık geçerli. TV’lerdeki bunca boş, düzeysiz, çoğu insan akıl ve onuruna hakaret niteliğindeki rezil programların ve bazısı güya dini yayınların; toplumu aptallaştırmakla kalmayıp « arsızlaştırmayı » amaçlayan bir proje olduğunu düşünüyorum.

Koşullamak için geç kalınmış pek çok insan gibi, yerli ve yabancı TV’ler arasında gidip geliyor, ister istemez bir kıyaslama yapıyorum, tabii ki. Acı gerçek, zaten o zaman bütün çıplaklığıyla anlaşılıyor.

Yerli ana kanalların birinde ses, ötekinde kısmet, berikinde küpelerin ayakkabılarına uymamış yarışması yapılırken; yabancı bir ana kanal Kuzey Denizi’nde avlanan balıkçıların 24 saatini macera tadında gösteriyor. Madencilerle birlikte madene iniyor ve onların yaşamlarını yansıtıyor, seyirciye. İnanın, kendi ülkeniz bile olmasa öyle ilginç ki, soluksuz izleniyor…

Bizim ülkemizde de elbette güzel belgeseller yapılıyor, ama tek tük ve çoğu yabancı belgesel kanalında. Siz hiç ana kanal dediğimiz çok seyredilen, güya genel seyirciyi şavullayan yerli kanallarda, kısır tartışma programları dışında tematik (konulu) bir bilgilendirme yayını izlediniz mi?

Balıkçılık yok mu bizim ülkemizde?

Tersane kazaları diyoruz. Maden kazaları diyoruz.

Hangi TV, tersanelere, madenlere ilişkin düzgün bir program yaptı bugüne kadar?

***

Çöp gemiler dediğimiz ve rezil armatörlerin mürettebatıyla birlikte Tuzla açıklarında terkettiği gemileri, yabancı bir kanaldan öğrendim ben. Maaşları ödenmeyen, karaya da çıkmalarına izin verilmeyen gemicilerin bazen aylarca süren esaretini, bir Alman kanalında izledim. Sizin haberiniz var mı, Tuzla’da terkedilen yabancı bandıralı gemilerden?

Ama tüm Türkiye, bitmek bilmeyen, bazıları çok iyi kurgulanmış olmalarına karşın uzadıkça mutlaka saçmalayan ortaya karışık dizilerde kim kimdir, kime n’aaptı haberdar.

Türkiye TV’leri, dizi ihracatında bir zamanlar « Brezilya dizileri » diye bilinen kurgu türünün dünya piyasasındaki rüzgarını yakaladı, eğer amaç ticaretse, oldukça başarılı.

Ancak, bir tehlike var: Bebeklerin anormal küçük kafayla doğmasına yol açan Zica virüsü de dünyaya Brezilya’dan yayılıyor!

Brezilya dizilerinin iki seyirci kuşağı sonrası genetik etkisi Zica virüsü ise, Türkiye’de zaten ceviz kadar kalan kafaların bademe dönüşmesi işten değil!

Üstelik, ceviz küçük müçük, gerçekten beyne benzer. Oysa badem…

Kadının yeterince özgürleşmediği, güçlenmediği, eğitim ve istihdam olanaklarına erişemediği bir dünya,
kalkınamaz.
Mustafa Koç