YETMEDİ Mİ?

Bir insan hayatının sürekliliği için çok basit gereksinimlerin yerine getirilmesi şarttır. Örneğin, yemek, içmek gibi…

Çünkü, kalp atışlarının devamı ve beyinsel işlevlerin tam anlamıyla yerine getirilebilmesi için bu, en baş koşuldur. Bu en temel ihtiyacını, başarıyla karşılayabilmiş insan birincil dereceden doymuştur, ama tam olarak doyum henüz geçekleştirilememiştir. Bunun farkındalığını hissedebilmiş olmak, belki de insanı diğer tüm canlılardan ayrı tutan, en göze çarpan niteliktir. Karnını doyuran insan, yaşama duyduğu sonsuz saygı ve gelişmeye olan tarifi mümkün olmayan arzusu neticesinde, bu sefer bambaşka doyum noktaları arar. Bu noktalar, eğer tam manasıyla yakalanabilmişse, içinde bilgiyi, birikimi, kültürü, sanatı, bilimi ve daha birçok değerli alanı barındırır. Bu noktaların anlamlı bir şekilde birleştirilmesi ile oluşan resim hiçbir yanlış tonu içermez. Bu kusursuzluk, gelecekte başa gelmesi muhtemel gibi görünen tüm felaketlerin de geri savurucusudur aynı zamanda.

Bu durum, elbette ki toplumlar için de doğrudur. Bir kitlenin sağlıklı bir şekilde yaşayabilmesi için, mümkün olduğunca doyurulması gerekir. Bunun aksi halinde, o toplum kendini kaybetmeye başlar. Zamanla, en başta değindiğimiz, birincil dereceden olan ihtiyacını bile karşılayamaz duruma düşer. Tam da bu cümleden hareketle görüyoruz ki, aslında birincil derecen gereksinimlerin devamlılığı da diğer ihtiyaçların giderilmesinden geçiyor. Yani, sadece kalbin atması bir topluma yetmiyor… Hatta varolan bir ritmin ömrünü de yine diğer tüm değerli alanlar denetliyor.

***

Bu bilgiler ışığında, ister istemez kendi toplumumuzu eleştirmeye yöneliyoruz… Ve maalesef, birincil derecedeki gereksinimlerini dahi yerine getirememeye başlamış bir toplumun, gürültüsünü daha ilk andan işitmeye maruz kalıyoruz. Dikkat edersek, şu son birkaç yıldır, bir şeylerin eksildiğini, bazı şeylerin eriyip gittiğini, birçok şeyin kaybedildiğini konuşur olduk. Bunun aslında bir diğer adının “yok olmak” olduğunu da öte taraftan bellemeye başladık. Çünkü, gerçekten de yavaşça ölmeye başladık.

Hiç şüphesiz, ölümlerin en acısı ve acıklısı bir kişinin veya bir toplumun direk olarak kalbini hedef almayanıdır. Bu tip ölümler, önce sahip olunan en değerli ve en önemli alanları yerle bir ederler.

Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi…

***

Peki, ne oldu bize?

En başta, bilgisizliğe mahkûm edilerek cahilleştirildik…

Yaratıcılığımızı unutarak, zevksiz bir toplum olduk…

Hayallerimiz ve düşlerimiz sıradanlaştırıldı; bundan sonraki adım, tamamen karartılması yönünde olacak…

Bilmek, öğrenmek gibi insan hayatının en başlıca olan prensiplerinden son hız uzaklaşarak yabancılaştık…

Sorgulamayan, merak etmeyen ve giderek kültürsüzleşen bir sürü haline geldik…

Her yönden fakirleşen, önünü dahi zor görmeye başlayan bir toplum olduk…

Vaziyet bu olunca, kalp atışlarımız yavaşlamaya başladı… Beyin fonksiyonlarımızın tam manasıyla yerine getiremediğimiz de, tartışmasız bir gerçek oluverdi… Birincil dereceden olan ihtiyaçlarımızı bile karşılayamayacak duruma düştüğümüz için her gün kıvranıyoruz, acı bir şekilde… Yavaş yavaş kaybetmenin sancısı geride bıraktığımız her geçen gün biraz daha şiddetlenmeye başladı…

Fakat, tüm bunlara rağmen susabiliyor, sanki çekilen sancılar bize ait değilmiş gibi sözde yaşamaya devam ediyoruz…

O zaman biz de haklı yere soruyoruz:

Yetmedi mi tüm bu yaşananlar?…