DAMDAKİ DAVULCU

Geçen gün Cumhuriyet’te Ceren Çıplak’ın “Vurmalı çalgılar virtiozu” olarak tanımladığı Burhan Öçal’la yaptığı hoş bir söyleşi vardı.

Ceren,  sahnede seyirciye neden öyle çok baktığını sorduğunda, Öçal şöyle yanıtlamış:

-Bakıyorum çünkü seyircinin reaksiyonunu görmeye çalışıyorum; ona göre yürütüyorum konseri.

Konseri, izleyenin tepkisine göre yürütmesi, sanatçının, başarısını saptayanın, onu virtioz kılanın aslında izleyici olduğunu  bildiğini yansıtır.

Bunu, mesleği konusunda çok düşünmüş iyi bir aktörümüzden, Orhan Alkaya’dan da dinlemiştim: “Biz sahnedeyken genellikle önden üç-dört sırayı görebiliriz. Ötesi karanlıktır. Bir taraftan oynar, bir taraftan da bu sıralarda oturan izleyicilere bakarız ”demişti, “Seyirciler biraz öne eğilmiş, oyunu ilgiyle izlemekteyseler, işler iyi gidiyordur, geriye kaykılmış, etrafa bakmaya başlamışlarsa bu oyuncu için bir uyarıdır; kadınlar, kolyeleriyle, saçlarıyla, erkekler de kravatlarıyla oynamaya başlamışlarsa ilgi dağılmaktadır; bizim tempoyu hızlandırmamız ya da  performansımızda aksayan yönü farkedip düzeltmemiz gerekir.”

Demek ki deneyimli oyuncu, sadece rolünü ezberlemekle, provalara devam etmekle yetinmez, meselenin seyircide bittiğini, oynadığı oynunun kaç gün, kaç hafta süreceğini onun belirleyeceğini bilir.

Oyun yazarlarımızın en önemlilerinden Haldun Taner de  bu gerçeğin farkındaydı: Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nda yazdıkları sergilenirken sık sık gelir,  yüzünü seyirciye dönerek izlerdi oyunları. Seyircinin tepkisini belirler,  ilginin  seyreldiği , gevşediği yerleri mimler, sonradan bu bölümleri yeniden düzenler, daha hareketli, daha espirili, ilgiyle izlenilecek hale getirirdi.

Bu gerçek sadece vurmalı çalgılar virtiozları, tiyatro oyuncuları ya da usta yazarlar değil hepimiz için geçerlidir: Sahneye çıkmış darbuka çalıyorsan, davul tokmaklıyorsan ya da oyun sergiliyorsan seni izleyeni önemseyeceksin; tabii zeka katsayın, kişilik özelliklerin elverirse.. Yoksa aynanın karşısına geçer, kendine bayılır, beğenmeyene kızarsan tepeden baktıkların yavaş yavaş sıkılmaya başlarlar. Daha da uzatırsan, sağdan soldan eleştiriler, hoşlanmayacağın sesler duymaya başlarsın, ardından eski, yeni sloganlar gelir kulaklarına.

Radyolardaki güldürü programlarında kullanılan kahkaha  teyplerini, CD leri sonuna kadar bağırtır, olmazsa ödenekli şakşacılarla mı bastırırsın? Bunların yarama süresi pek azdır.

Sahneden daha yükseklere, mesela dama mı çıkarsın o zaman?

Öyle bir gün gelir ki bu da yaramaz, slogan atanlar çoğalır, sesleri memleketin en uzun binasının damına bile ulaşır; bakarsın  halk  koro olmuş  senin o sahneyi kestirmeden terketmeni istiyor:

“Atla, atla, haydi durma !” derler adama.