YENİ ÇOK DARBELİ DEMOKRASİ!

Türkiye Cumhuriyeti, tek partiden çok partili hayata geçtiği yıl 1950’dir. Aslında bu işin kanunu İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra çıktı.1946’da çok partili ilk seçim yapıldı ama onu kimse seçimden saymıyor. Açık oy, gizli sayım ile seçim mi olurmuş?

1950’de Demokrat Parti seçimleri kazandı. İşte o andan itibaren “Çok Partili Parlamenter Demokratik Hayatımız” başladı. Uzaktan öyle görünüyordu. Meğerse “Çok Darbeli” demokrasimiz yola çıkmış.

Her 10 yılda bir demokrasimiz darbeli matkaplarla delik deşik edildi.

Kötüydü tabii… Böyle demokrasi mi olur mu? Diye soruyorlardı Avrupalı dostlarımız. Bizimkiler işi iyi idare ediyorlardı:

-Türk Tipi Demokrasi?

Askeri darbelerle harmanlanmış özel bir yönetim şekliydi bizim ki… Sadece darbeyi yapanlar değil, bizzat darbeyle devrilenler, siyasetçiler ve gazeteciler de darbeli demokrasiyi savunuyorlardı.

O dönemler geçti. Şimdi bu dönemler başladı. Ancak darbeye olan bağımlılık bitmedi. Özellikle gazeteciler, “bir darbe haberi” için kıvrım kıvrım kıvranıyorlardı.

Özellikle, ekmeğini mağduriyet çanağına banarak bütün dünyayı yiyenler; uçan kuşun kanadından denizdeki balığa, esen yelden yağan yağmura kadar her harekette darbe arayıp taramayı bırakmadılar.

En son darbeden başlayalım.

Havuz medyasının en sıvılaşmış gazetelerinden biri Can Dündar ve Erdem Gül’ün tahliyesini de bu tarzda ele aldılar:

-Yüksek Yargı Darbesi!

Haliyle aklımıza öteki darbeler geldi. Gezi Parkı Darbesi, 17-25 Aralık Darbesi, Barış Süreci Darbesi, 1 Mayıs’ta Taksim’i isteme darbesi, Akademisyenlerin İmza Darbesi, Güneydoğu Anadolu’da Hendek Darbesi, Kürtlerin Evlerinde Kalma İsteği Darbesi… Böyle uzayıp gidiyor.

Ne hikmetse bu darbeler sonunda iktidar olduğu yerde duruyor, darbe yapanlar(!) okkanın altına gidiyorlar. Ancak mağduriyet marşı sonuna kadar açık kolonlardan bütün ülkeye dinlettiriliyor.

Darbelerden müteşekkil mağduriyet bağımlılığı akıl fikir sağlığına da takla attırıyor. Bu zeka-ötesi darbe haberlerini inşa edenlerin yakın arkadaşları kuru fasulye, nohut gibi bakliyat ürünlerini yedikten sonra ziyaretlerine gitmesinler. Allah muhafaza bir hazımsızlık kazası meydana gelirse bunlar o dakika manşeti patlatırlar:

-Barsak Gazı Darbesi!..
 

‘Küfür edilecek hükümet!’

Hasan Pulur ağabeyimiz pazar günleri kısa fıkralar anlatır, oradan da hisseler çıkartıp yazardı. 29 Kasım 2015 Pazar günü aramızdan ayrıldı, arkasında kapanmayan bir özlemle birlikte güzel anılar bıraktı. Onu rahmetle anarken okurlarıyla paylaştığı fıkralardan birinin yeri geldi.

Özellikle en çok “hakaret davası” açılan gazete olma unvanını elinde bulunduran BirGün’e de yakışır bu fıkra…

Eskiden baskı dönemlerinde ispiyoncular da artarmış. Şimdi de farklı değil ya… İçkinin miktarına bağlı olarak, siyasi cesaretlerin arttığı bilinmeyen bir gerçek değildir.

Yine böyle yoğun geçen bir akşam yemeğinde sert siyasi eleştiriler, küfürlerle harmanlanıp, ispiyoncuların kulağına gitmiş. O ispiyoncu da bütün masayı karakola bildirmiş. Ekipler gelmişler, çakır keyif alemcileri toplayıp götürmüşler.

Komiser sormuş:

-Niye hükümete küfür ettiniz?

-Valla komiserim biz Latin Amerika’daki bir ülkenin hükümetine küfür ettik!

Komiser bıyık altından gülerek “yemeyin lan beni” demiş:

-Biz hangi hükümete küfür edileceğini bilmiyor muyuz?