KİM BATIRDI BU GEMİYİ?

İnebahtı’da ya da Çeşme’de batırılan Osmanlı donanmasından bahsetmiyoruz. Irresistible, Ocean, Bouvet zırhlıları da değil; biz onları Çanakkale’de, kendi gemimiz, denizlerde ebediyete kadar yüzsün diye batırmıştık…

Günün birinde pusula tanımazın biri gelip de kayalara bindirsin diye suya indirilmedi bu çapaları gümüşten, halatları ipekten, yelkenleri atlastan tekne.

Bak nasıl yana yattı, nasıl da su alıyor; sen hâlâ nutuk atmaktan başka hiçbir şey yapmıyorsun! Geminin omurgası çatırdadıkça ve tekne her yönde böyle yalpalandıkça şahlanan bir atın sırtından inip devrilen bir ata bindiğimizi, in, çık, in, çık, kapkaranlık bir yere doğru gittiğimizi kavrıyoruz.

Can simitleri nerede? Onları da mı sattın? Mürettebatı deniz tutmuş, çoğu yüzme bilmiyor. Hangi taşeron eğitmeden getirdi bu zavallıları?

Karada, madende, olmazsa suda boğulmak mı var bizim fıtratımızda?

Yolcuların seslerini duymuyor musun? Kime mi bağırıyorlar, kime mi söyleniyorlar? Sana, sana! Senden medet umanlar şimdi sadece geminin sıçanları; yakında onlar da suya atlar, başlarının çaresine bakarlar.

Şimdi bizim, o Ege Denizi’nde gün aşırı batan, batırılan, yolcuları sahillere cansız varan botlardakilerden ne farkımız var? Sen de bir lokma, bir hırka için çocuklarına biraz daha iyi bir gelecek bulmak için mayınlı yollar, dikenli teller aşmış, kendilerini denize atmış o garibanları buralara getiren vicdansızlardan farksız mısın?

Bu fırtınalı, dalgalı gidiş hangi girdapta son bulacak? Karayı bulamaz, dibe varırsak? Derinliklerde, boylarımızı aşan yosunlu kayalıkların arasında çocuklarıyla beraber Avrupa’ya doğru yürümekte olan Suriyelileri mi göreceğiz? Köprünün halatları koptuğunda kendisini sorumlu bilmiş, suya atlamış o haysiyetli Japon mühendisine de rastlar mıyız?

Cansız bedenlerimiz hangi sahile vuracak? Cenazelerimize gelip nutuk mu atacaksın? Bu, yitimimizden de kötü bir gelecek olur bizim için.

Denizi, Tevfik’in tanımladığı yoğun bir sis kaplamış; liman nerede, kara hangi tarafta göremiyoruz. Arada duyar gibi olduğumuz o uzak sesler, denizin uğultusu mu? Giderayak beynimizde oluşan sanrılar mı, yoksa sonunda dalgaların bizi atacağı bir koydan mı geliyor?

Kurtulabilsek iyi ama kurtulamazsak?

Sona bir kala, karada kalanlarımızla kumsala varabilmişlerimizin bu felaketten bir şeyler öğreneceklerini, bundan sonra, geleceklerini, böyle okuması kıt, yazması yarım, kafası buruşuk cahillere teslim etmeyeceklerini düşünmek belki de son teselimiz olacaktır.