UMAR…

10 Ekim 2015’te Ankara Garı önünde 102 kişinin ölümü, 246 kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan canlı bomba terörü üzerine en yetkili kişi şöyle buyurmuştu:

-Bize tek başına iktidar verseydiniz böyle olmazdı.

Halkın AKP’ye tek başına iktidarı verdiği, 1 Kasım seçimlerinin ardından yine Ankara’da biri 29 öbürü henüz 37 kişinin ölümüyle sonuçlanan iki intihar bombası olayı daha meydana geldiğine göre, iktidarın 10 Ekim ertesinde önerdiği umar, gerçek bir çıkar yol değildi. Öyle ya! Olsaydı eğer, AKP tek başına iktidarı ele geçirir geçirmez olayların arkası kesilirdi. Oysa olaylar artarak sürdüler.

Türkiye asimetrik bir savaşa gırtlağına kadar batmıştır. Artık devletin kalbi Ankara, metropol İstanbul, turizm merkezleri Antalya, Bodrum, her yer ama her yer, Sur, Şırnak, Cizre, Yüksekova ve Halep’tir. Yani her yer cephedir ya da cephe olmaya, her an, aday.

Artık “Çanlar kimin için çalıyor” demek anlamsız; çanlar hepimiz için çalıyor.

Türkiye çok yönlü bir terörün saldırısı karşısında.

Bundan, bugünden yarına sıyrılmasının imkânı yok.

***

Terör karşısında iki yol tutmak mümkün.

Birincisi sert tepki göstermek, şiddete şiddetle yanıt vermeye kalkmak. Terörün yarattığı ortamdan yararlanarak toplumun üzerindeki baskıyı biraz daha artırmak, demir yumruklu bir iktidar modeliyle sorunların üzerine şiddetle gitmek.

İkinci yol ise, soğukkanlılığı ve sabrı davranışın merkezine yerleştirerek, terörün üzerine kararlılıkla gidip bir yandan polisiye önlemleri aksatmadan eksiksiz alırken, öte yandan toplumsal dayanışmayı, kimseyi dışlamayacak biçimde artırırken, terörü bahane olarak ileri sürülebilecek gerekçeleri ortadan kaldırmak, büyük bir demokratik ulusal birlikteliğin ortamını oluşturmaya çalışmaktır.

Tarihte toplumlar, benzeri durumlarla karşılaştıklarında, her iki yolu da denemişlerdir.

Yaşanan tecrübeler bize göstermiştir ki, birinci yolun, uzun erimde çıkışı yoktur.

Gerçi geçmişte bu yolu deneyip kısa erimde sonuç almış görünenler çıkmıştır. Örneğin Hitler, gerçek failinin kim olduğu hiçbir zaman ortaya çıkmayan Reischtag yangınını bahane ederek, kendi diktasını kurmuştur, ama onun bu iktidarının Almanya’ya ve dünyaya nelere mal olduğu ve nasıl sona erdiği de unutulmamalıdır.

Demek ki, Türkiye’de de tırmanan terör karşısında, onu kişisel ve keyfi iktidarı pekiştirmek, özgürlükleri daha kısmak, basının vidalarını sıkmak, baskıyı artırmak, bunlara karşı çıkanları ötekileştirip dışlamak ya da olayı başkanlık sisteminin bahanesi olarak kullanmak yolu tutulmamalıdır.

***

Toplumlar zıvanadan çıktıkları ortamlarda, sağduyuyu çılgınlık olarak görüp olmayacak dua olarak nitelerler. Onun için şimdi kalkıp da “keşke şu anda Türkiye büyük bir koalisyon ile yönetilseydi” demeyeceğim. Zaten böyle bir şeyin, Çankaya Beştepe koalisyonunun da birbirlerinin gırtlağına sarılmaya can attıkları bu ortamda mümkün olmadığının farkındayım.

Meczuba sağduyu telkin etmek bilgelik değil.

Belki şimdilik teklif edilecek tek şey iktidarın Meclis’i toplantıya çağırması ve böylelikle çözümü milli iradenin temsilcileriyle toplumsal mutabakatta aradığını ilan etmesidir.

Meclis’in toplanması, teröre karşı alınacak kısa ve uzun vadeli önlemlerin müzakeresiyle, bu konuda bir ulusal program oluşturulmasının yolunu açabilir.

Yapılacak yalnız bu değil. Aynı zamanda Kürt sorununun çözülmesi yolunda hangi adımların atılabileceği konusunda da, siyasal partiler kendi programlarını kamuoylarının da katılımıyla belirlemelidirler.

Unutmamak gerekir ki, Kürt sorunu hem Kürtlerin hem de Türklerin ortak sorunudur.

Bütün bunlar yapıldığı zaman da, terör sorununun bugünden yarına çözüleceğini sanmasın kimse!

Ama bunlar da yapılamaz ise, toplum terörden de daha tehlikeli bir yapısal sorunla karşı karşıya demektir ki, sonu çözülmeye kadar gider.