SUR PERDESİ-SIR PERDESİ!

Hafta başı kalabalık bir gazeteci grubuyla Diyarbakır’daydık. Haber peşinde koşarken polis tarafından “heyecanlı” bulunarak gözaltına alınan, sonra da tutuklanan genç gazeteci Beritan Canözer’in ilk duruşması vardı.

Bir de 60 gündür süren “Haber Nöbeti”nin finali olacaktı.

Beritan için “tahliye” kararı verildi. Haber Nöbeti de değişik bir uygulama ile devam edecekti. Her ikisi de iyi gelişmeydi. Diyarbakır Adliyesinden mutlu çıkmıştık!

Başta Beritan’ın annesi  Dilan Hanım ile babası Tekin Canözer olmak üzere Diyarbakırlılar “teşekkür” ediyorlardı, dava için kente gelen gazetecilere. Hepimiz için ortak cevabı Can Dündar verdi:

-Beritan’ın özgürlüğü basın özgürlüğüdür!..
 

 
Diyarbakır’da “şehrin tarihine giriş anahtarı” onun kitaplarında şekillenen  değerli yazar Şeyhmus Diken’i görmeden ayrılmak olmaz. Bu sefer de öyle oldu. Onunla birlikte bir grup gazeteci şehrin merkezi olan Sur ilçesinin yasak olmayan sokaklarında dolaşıyoruz. Grupta Diyarbakır’ın öz evladı Mıgırdiç Margosyan Ağabeyimiz de var. Şeyhmus Diken etrafında halkalanan gazetecilere dar sokakları, binaları, içinde yaşayanları, artık yaşamayanları anlatıyor.

Sonra birden duruyor:

-Ben niye konuşuyorum, Mıgırdiç Ağabey var. Burası onun da şehri. O anlatsın!

Diyarbakır’ın  “Gavur Mahallesi” sakini Margosyan acı tebessümlerle gülümsüyor:

-Şurası babamın dişçi dükkanıydı! Cumbalı pencerelerin olduğu sarı bina!

Diyarbakır 1915 Tehcir’inden sonra da Ermenilerin yaşadığı şehir olmaya devam ediyor. Sadece Ermeniler değil, Yahudiler, Rumlar, Süryaniler, Ezidiler, Araplar da Kürtlerle birlikte ortak yaşamın birer parçası oluyorlar. Bazen de parça parça!

“Şimdi diğerleri kalmadığı için parça-parça olma sırası Kürtlere geldi!”

Bu sitem dolu buruk tespiti, Sur içinde dolaşırken dertleştiğimiz bir esnaf söylüyor.

Kazancılar Çarşısından geçerken halı-kilim ve hediyelik eşya satan dükkan sahibine “bir turiste en son bir halıyı ne zaman sattın?” diye soruyorum. Diyarbakır’ın kan lekeli tarihinden en yeni olanını veriyor:

-Tahir Elçi’nin öldürüldüğü gün öğlenden önce!
 

Tahir Elçi’nin katledildiği Dört Ayaklı Minareyi görmek istediğimi söylüyorum, Şeyhmus Diken “gidelim peki” diyor biraz da gönülsüzce… Çünkü orası her ziyaretinde Şeyhmus’u bir kez daha yaralıyor, yüreğini kanatıyor. O kadar çok arkadaşını bu şekilde kaybetti ki… Ama ne yapsın, katliamlara alışmak mümkün değil!

Mıgırdiç Margosyan 100 yıllık acısını bütün tazeliğiyle korurken, Şehymus  daha dün olanları nasıl hatırlamasın?

Sur’da bulunan cadde ve sokaklar savaş filminin platosu gibi… Gibi kelimesi çok fazla, burada ağır silahların kullanıldığı bir savaşın bütün izleri var. Kum torbalı polis kontrol noktaları, arada gelen büyük patlama sesleri, tedirgin insanların soru dolu bakışları her şey, daha önce Bosna’da, Filistin’de görüp yaşanılanların aynısı. Olanlar akıl alacak gibi değil. Zaten bazıları da aklını kaçırmış! Kırklı yaşlarında bir kadın bütün siyasi liderlere sövgüler yağdırarak tutturduğu ağıtı yüksek sesle söyleyerek kaldırımlarda dolaşıyor. Ama en çok da birine!..

Dört Ayaklı Minarenin bulunduğu sokağın başına geliyoruz. Sokağın girişine büyük bir perde çekilmiş. Perdenin arkasında neler olup bittiğini kimse bilmiyor. Bu uygulama için orada toplanmış gençlerden biri diyor ki:

-Ağabey bu Sur perdesi değildir, sır perdesidir!