GELDİK, YEDİK, BİTİRDİK!

İthal tohumların toprağın façasını bozmadığı yıllardı.

Diyarbakır karpuzunun tohumu ABD’den, Beypazarı havucununki İsrail’den, Urfa biberi Meksika’dan, Ayaş domatesi Fransa’dan gelmezdi…

Çengelköy’de Kaliforniyalı değil, yerli hıyar yetişirdi.

Topatan kavunumuz vardı henüz. Kara karpuzumuz vardı, çatırdatınca ses veren.

Patatesimiz vardı, kütür kütür, sapsarı.

Domatesimiz iri, sulu ve kokuluydu. Bıçağın tersini sürtünce derisine, etinden incecik sıyrılırdı kabuğu. Özü öylesine kırmızıydı ki, Yeşilçam filmlerine kan efekti sunardı!

Ankara, cumhuriyetin kalbi ve kalesi, tertemiz bir memur kentiydi.

Daima demokrat İzmir, Ege’nin incisi.

Yazarların, ozanların yetiştiği Adana ovasında dünyanın en kaliteli pamuğu ekilir, toplanırdı.

Turunç kokulu bir yeryüzü cennetiydi, Antalya.

Karadeniz kıyısında çay ekilen gürbüz topraklarımız, henüz zehirlenmemişti.

Serhat burcu Edirne’de meyve kokulu sabunlar üretilir; Trakya’da kekikle beslenmiş kuzular yetişir, manda sütünden bıçakla kesilen yoğurt ve sakız rayihalı tereyağ yapılırdı.

***

İstanbul yine en kalabalık, en pis, en zor ve haşmetin sefalete karıştığı şehirdi.

Ama betona gömülmemişti, daha. Baharda erguvanların şavkıdığı bir deniz nehri geçiyordu, iki göğsünün arasından.

Alaaddin Yavaşça’nın « şen gönüller yatağı » henüz yağmalanmamıştı. Boğaziçi zümrüt bir gerdanlıktı, İstanbul’un bağrında…

Yıl 1962, Maurice Pialat 37 yaşındaydı. Kısa metrajlı belgeselleriyle tanınmaya başlamıştı.

Como Film’in sahibi Samy Halfon ise « Hiroşima Sevgilim » gibi ölümsüz filmlerin prodüktörüydü. Tam da o yıl, Alain Robbe- Grillet’nin İstanbul’da çekilen ve Sezer Sezin ile Ulvi Uraz’ın da rol aldığı « Ölümsüz Kadın » filminin
yapımcılığını üstlenmişti. Belki filmdeki mekanın etkisinde kaldığı için, Pialat’ya bir dizi İstanbul belgeseli ısmarladı.

***

Maurice Pialat, İstanbul’a geldi. Meraklı bir şaşkınlıkla seyrettiği İstanbul’un hallerinden 1962 ile 64 arasında, altı bölümlük bir dizi belgesel çekti. Kımıl kımıl bir kentin bazen görkemli, bazen zavallı büyüsünü; Gerard de Nerval’in, Stefan Zweig’ın metinleri ve Nazım Hikmet’in şiirleriyle mıhladı.

Boğaziçi, Bizans, İstanbul, Haliç, Galip Usta ve Pehlivan başlıklarını taşıyan belgesel dizisini, bugün seyretmek inanın çok acı veriyor. Çünkü 1962’den bu yana İstanbul’un uğradığı talan ve tecavüzde kaybettiği doğal güzelliği, hatta uygarlığı gözler önüne seriyor.

1691 yıllık bir tarihe saygısız ve görgüsüz bir kalabalığın kemirdiği bu şehirde, bir zamanlar « su tadıcıları » olduğunu bilir miydiniz?

Zayfiyet için Fırat’tan, yorgunluk için Tuna’dan damacanalarla sular taşınıp içildiğini; 1833 tarihli Nil suyunun en leziz su olarak mumlu mühürlü şişelerde satıldığını anlatıyor Maurice Pialat, İstanbul filminde…

***

En vurucu bölümü, Nazım Hikmet’in dizeleriyle « Galip Usta » başlıklı bölüm olan bu belgesel o yıllardan bugüne herhangi bir televizyonda yayınlandı mı, kısa metraj festivallerinde gösterildi mi, bilmiyorum. Ama Youtube’da tamamına ulaşılabiliyor.

İlk uzun metrajını ancak 1968’de çeken Maurice Pialat, 1983’te « Aşklarımıza » filmiyle Cesar ve 1987’de « Şeytanın Güneşi Altında » filmiyle Altın Palmiye ödüllerini aldı; dünyaca ünlü bir yönetmen oldu ve 2003’te öldü.

Kısa metraj dalında bir başyapıt sayılan İstanbul belgeselinde zamanın yoksul varoşları ve kepaze altyapıyı atlamamış; kenti « Kulislerini gezmeden görülmesi gereken bir tiyatro sahnesi » diye tanımlamıştı.

Bugün varoşların kemirdiği İstanbul’u görseydi, «Sahne yıkılmış, tiyatro kulislerden ibaret! » derdi.

Kentler çocuk gibidir. Uyurken ışık açık bırakılır. 
Jacques Savoie