HİÇ KİMSE

Sevgili,

“Los Caracoles Lokantası (Lejyoner’in) Barselona’da temas noktası olarak seçtiği yerdi.” Mine Kırıkkanat’ın “Hiç Kimse” adlı polisiye romanındaki yukarıdaki tümceyi okuyunca, hiç ummadığın anda, ummadığın yerde vuku bulan hoş karşılaşmanın şaşırtıcı hazzını tattım.

Eski kentte La Rambla’ya iki adım uzaklıktaki Los Caracoles benim de iki kez gittiğim Barselona’daki nirengi noktamdı, ben de Lejyoner gibi, ilk bakışta lokantanın adının okunuşuyla ilgilenip, Türkçe “karakol”a pay çıkarmaya kalkmıştım.

“Hiç Kimse”, yalnız güzelim Los Caracoles dolayısıyla değil, aynı zamanda sürükleyici biçemi, zaman zaman insanı düşünmeye sevk eden söylemi yüzünden de beni çekti.

Gazetenin okurlarının yakından tanıdığı usta yazar dostum Mine Kırıkkanat’ın, köşe yazılarının yanı sıra çok severek okuduğum kitapları içinden özellikle üçünü ayrı bir yere koyarım: “Sinek Sarayı”, “Bir Gün Gece” ve “Destina”. Okumadıysan tavsiye ederim, oku!

Mine’nin son kitabı “Hiç Kimse” 9 Ocak 2013’te Paris’te olağandışı bir suikasta kurban giden kadınların öldürülüşünü konu alıyor.

Evet PKK militanı üç kadın 9 Ocak 2013’te, Paris’te Lafayette Sokağı 147 numaradaki apartman dairesinde, bir tabancadan çıkan on kurşunla öldürülmüşlerdi. Yakalanan tek zanlı ki, katil olduğu kanısında hiçbir kanıt yok, ayrıca bu kadınları öldürdüğüne veya tek başına öldürdüğüne kimse inanmıyor, hâlâ mahkeme huzuruna çıkarılıp yargılanmayı bekliyor.

“Hiç Kimse” işte bu “gerçek” suikastın “gerçek dışı”, kurmaca komploya uyarlanan romanı.

***

Gerçek mi daha gerçektir, kurmaca mı?

Gerçekten de önde gelen PKK militanı Munise Cesur, örgütün iç hesaplaşması yüzünden mi infaz edildi ? “Teşkilat”ın bu işte dahli neydi? Fransa bazı hesapların ve çıkarların sonucu bazı şeyleri görmezden mi geliyor? Öyle ise hangi çıkarlar, hangi hesaplar ?

Doğrusu, bütün bunlar bana hiç de imkân dışı gelmediği gibi, pek de âlâ mümkün, hatta kuvvetle muhtemel göründü.

Mine’nin Munise Cesur cinayetinde ortaya attığı soruların benzerlerinin birçok olayda uzmanlarca da dile getirildiğini biliyoruz. Nihayet, Teşkilat’ın tetikçilerinin varlığı ve yetiştirilme yöntemleri Kartallı Kazım’ın da anlattıklarıyla doğrulanıyor.

Kitapta tetikçi “Lejyoner” ile ilgili şu tespit de dikkatimi çekti:

“….Gözünü açtığı günden beri her sözcüğü dikkatle inceler ve Caracoles’ten karakol türettiği gibi bazen yanılsa da, her sözcüğe bir anlam yüklerdi. Anlamsıza tahammülü yoktu….”

Bu tümce beni yıllar önce yaşadığım bir olaya ve hâlâ yanıtını bir türlü bulamadığım bir soruya götürdü.

***

Yirmi beş yıl mı oldu, otuz mu bilemeyeceğim, otobüslere arkadan binilip önden inildiği, binişte hemen yolcunun sağına gelen yüksekçe bir yerde oturan biletçinin, bilet kestiği ve varılan durağın adını anons ettiği dönemdeydik. Bir gün otobüsle giderken “Akaratler”e geldiğimizde biletçi anonsunu yaptı:

-Hakaretler!..

İçimden sessiz bir kahkaha patlattım. Bu adam acaba kaç zamandır burayı “Hakaretler” diye biliyor ve anons ediyordu? Semtin adını ilk kez “Hakaretler” diye algılayınca, ona ne anlam yüklemiş, ne düşünmüş, gözlerinin önünde ne canlanmıştı?

İnsanların kızdıklarına topluca hakaret etmek için geldikleri bir semt falan gibi bir şeyler mi düşünmüştü acaba?

Yoksa hepsinden şaşırtıcı olanı, hiçbir şey düşünmemiş miydi?

Yanıtını alamadığım bu soru yıllarca zihnimin bir köşesinde takılı kalmıştır, arada yüzeye çıkıp beni gülümsetir.

Bir polisiye roman, ne çok çağrışıma ve soruya yol açtı bak görüyor musun!

Zaten kitabın iyisi de hazır reçeteler, yanıtlar sunmaktan çok, sorulara yol açan,
çağrışımları canlandıranı değil midir?