KRİSTAL

Haftasonu sabah erken saatte büyük oğlum gelip uyandırdığında, hala uykuluydum. Gözucuyla saate bakmak istediysem de, başaramadım. Oğlum başucumda zıplıyor gibi olduğu için takip etmekte zorlanıyordum. Meğer zıplamıyormuş.

Doğrulup ayağa kalkmaya çalışırken, yerin ayağımı uzattığım yerde olmadığını farkettiğimde, deprem oluyor sandım. Ses, çığlık ve kaçışma içermeyen bir deprem de makul gelmeyince tersliğin ayırdına varıp, kendimi tekrar yatağa bıraktım. O anda, etrafımda 360 derece dönen dünyayı farkettim. Görüntüyü netleyemiyor, gözümü açsam da kapasam da farketmiyor, dönüyor da dönüyordu her şey… Ya da ben…

Bu kafa karıştırıcı, can sıkıcı ve ne yazık ki gayet mide bulandırıcı durum, acil serviste bir KBB hekiminin hünerli ellerinde son buldu. Serumla birlikte zerkedilen ilaç beni yatıştırırken, peşisıra doktorun yaptığı baş manevraları ile dönme yavaşladı ve aniden durdu. Teşhis ve tedavi doğruydu: BPPV (Benign Paroksismal Pozisyonel Vertigo)

Haliyle neden diye sordum. Tıbbi tüm terminoloji bir yana, özetle iç kulaktaki denge merkezinde bulunan kristallerin arka yarım daire kanallarına düşmesi ile meydana geldiğini, böylelikle uzaydaki yerimizi tam tespit edemediğimizi anlattılar. Anladığım ise, bizim yerçekimi yüzünden ayakta duruyor olmadığımız, ayakta duruyorsak kristallerimize borçlu olduğumuzdu.

Ancak benim neden sorumun yanıtı bu değildi. Ben neden oluyor demek istemiştim. En zor soru diye yanıtlandım. “Hiç bilemiyoruz, sık mı rastlanır oldu, yoksa tanı konabilirliği mi gelişti söylemek zor. Ancak pek çok etmen, sözgelimi çevresel faktörler, belki havakirliliği, maruz kaldığımız radyasyon alanları, yoğun stres, belki kafaya alınan bir darbe, ya da uzamış bir viral enfeksiyon gibi pek çok şey sebep oluyor olabilir.”

Sonrasında çoğunluğu hekim olan bir davette bunu anlatıp, nasıl oluyor da nedeni tam bilinemeyen bir şey tedavi edilebiliyor dediğimde, bir genetik profesörü beni şöyle yanıtladı: “Diyebiliriz ki, sebebini bildiğimiz şeylerden çok, bilmediklerimizi tedavi etmeye çalışıyoruz ve burada ampirik bilgiler ışığında hareket ederek yol alıyoruz.”

Ben küçükken, biraz dinlenmenin geçiremediği hastalık, duruma göre soğuk veya sıcak tatbikin dindiremediği acı, aspirinin işe yaramadığı bir ağrı, zeytinyağının iyileştirmediği bir yara yoktu. Bütün büyüklerin bildiği ve uyguladığı ev tipi yaklaşımlar ve bu şekilde mutfak ortamını taşmadan yapılan ilaçlar hemen her şeyi iyi ederdi. Oysa şimdi biz, yakın çevremdeki dostlarımla, artık benim de dahil olduğum bir grup olarak, bayrak yarışı gibi devirlerle başımızı döndürüp sonra durduramıyoruz. Kristallerimizi sessiz sedasız oynattıktan sonra, kafamızı ordan oraya savurup kaçak kristalleri yerine oturtacak bir ehil hekim arıyoruz.

Ah keşke benzer ya da farklı şekillerde savrularak, bu defa kristallerimiz yerine aklımız başımıza otursa ve desek ki, müreffeh olur gibi görünürken gitti elden tüm dünya heyhat, ne sağlık ne afiyet ve de geriye aslında kalmadı bir meziyet, yakında uzaydaki yerimizi bilinçsizce de olsa tespitimiz mümkün olmadığında, hayret ile anacağımız bu illet, aslında, sadeleşip yavaşladığımızda geçecek. Modern dünyanın efsanevi telaşına, muhteşem egomuz ve bunu besleyen yandaş egoların katkısıyla, gerçek olmayan kimliklerin yarattığı kimliksizlik bunalımı ekleniyor. O iş görür sandığımız tüm sosyal ve ekonomik ünvanlarımızın, bir kristal kadar hükmü olmadığını anlayacak aklı bile kendimize ayırmadığımız ortaya çıkıyor. Böylelikle daima, başka akıllara muhtaç kalıyoruz.

Bütün ruhsal ve dolayısıyla duygusal özellikler ile bunların yarattığı kıvrımları bir yana bırakırsak, bedenen bir robottan farklı değiliz. Müthiş bir makina şeklinde işleyen vücudumuz, olası her türlü değişikliğe de bir makina arızası ile tepki verecektir. Ne için yapıldıysa makina, ona göre bir akış ve işleyiş gerekecektir. Bazal metabolizma için gerekli olan hava, su ve gıdanın yoğun kirliliğinin tekli ya da birlikte, artan oranlarda olumsuz etkisini gözlemlemek, ardından, gelişen teknolojinin nasıl da hayat kurtarır halde yaşamı uzattığından bahsetmek, yalanla tanışmış insanın kendi yalanına alet olmasının en kestirme yoludur.

Beşerdeki merak güdüsü var oldukça, bilim ilerleyecek, teknoloji ilerleyecek, dünyanın patlamış mısır gibi artan nüfusuna her açıdan destek vermek için canla başla çalışacak. Kah genetiklerle oynayacak, hayvanımsı, sebzemsi, meyvemsi besinler yaratılacak, bunlar yaratılırken, bunlar nakledilirken, bunlar ambalajlanırken ve nihayet tüketilirken, hava ve su mümkün en ağır şekliyle kirletilecek, sonra da oynamış kristaller için ilerlemiş tıbbın tespit ettiği kafa manevraları yapılırken, acaba neden oluyor diye düşünülecek.

Rahmetli babam derdi ki, “Yalan söylenmez, söyletilir. Yalan söyletmeyeceksin.” Kendine de başkasına da, yalan söyletmeyeceksin. Görmezden gelerek, bir yalan, eklemlenen binlerce yalanla büyüdüğünde, içinden çıkılması zor bir hal alıyor olsa da ve yine hiçbir şeyi bıçakla keser gibi ayırıp atamayacağımız gün gibi ortadaysa da… Şimdilik üzerinde yaşadığımız, çoluk çocuk, torun torba büyüttüğümüz bu yeryüzüne, kıymet ve huzur vermek zorundayız. Havasına, suyuna, toprağına, tohumuna, hayvanına, insanına vicdanlı davranmak zorundayız. İnsan olma onurumuzu korumak, ücralarında dolaşırken bile heyecan ve coşkuya kapıldığımız ve birazını olsun anlayabilmek için bin takla attığımız bu hayata vefalı olmak zorundayız.

Yoksa bir kristalin yerinden oynamasına bakar her şey.

O zamaz daha ne olduğunu anlamadan, uzaydaki yerini belirlemekten aciz, dünyaya ve kainata düştüğü yerden bakan atalar olarak tarihe geçeceğiz.

Bu ortak payda için, ninelerden dedelerden kalma bilgilerin denenmiş bilgeliğine güvenip, kendi içimizdeki hayatta kalma güdüsüne tutunup, şayet dönülecek yer kalmadıysa bile, gidilecek yolda aklı selim ilerlemek için ve kimbilir, bir ödül gibi güzel günlere ahlakla varabilmek için, bir çağrı olmalı yaşamak.