TEKSES, ÇOKSES

Bir eteğin yırtmacından görünen kadın dizidir, tango.

Erkeğin bacağına sarılan kadın bacağı, kadının ince beline dolanan erkeğin sağlam eli; boşa düşürmeyen gövdesidir.

Aşkta buluşan, nefrette kopamayan, birbirinin içine geçen, müzik bitmeden ayrılamayan kadın ve erkeğin vücut dilidir.

Sokağın felsefesidir, tango.

Tutkunun dibine vurmaktır.

Bir şiir kıtası boyunca insan doğasıdır. Kadın ile erkeğin dünyayı inkarı; sevdanın sınır tanımazlığıdır.

Velhasılı tüm dinlerin ve dincilerin asabını bozan öznel eşitlik, nesnel özgürlüğün ifadesidir, tango.

CKM’de TangoNeva’nın harikulade konserini izliyorum.

Tolga Salman bandoneon, Ayşe Nil Ülgener piyano, Yonca Sülün ve Gaye Süslüoğlu keman, Ayşe Didem Hekimoğlu viyola, Jülide Canca Ege viyolonsel, Ceren Akçalı kontrbas çalıyor. Hepsi klasik müzik sanatçısı.

Sahnede şık ve zarif bir görüntü.

Dünyadaki en iyi orkestralarla aşık atabilecek, kusursuz bir icra.

Ne güzel sanatçılar yetişmiş bu ülkede, diye düşünüyorum. Salonu dolduran kalabalığa göz gezdiriyorum, ne güzel insanlar var, diyorum…

***

Az önce içinden çıkıp geldiğimiz, az sonra arasına karışacağımız dışardaki kalabalığı anımsıyorum, ister istemez.

Aynı ülke, aynı şehir, hatta aynı mahallede; bambaşka dünyalara ait gibiyiz.

Oysa o kadar da farklı değiliz.

Dışardaki sınırsız kalabalık, içerdeki sınırlı kalabalığın dinlediği müziği belki hiç duymadı, belki duydu sevmedi; kesin olan şu ki ne kulağının belleğinde, ne dilinin ucunda taşıyor.

Ama içerdeki bizler, dışardakilerin müziğini de tanıyor, seviyor ve hatta gönülden çalıp söylüyoruz.

Demek ki farktan çok, eksiklik var aramızda!

Dünya müziklerini sevmek, yerel müziği sevmeye engel değil. Oysa yalnız şarkı, türkü söyleyip halay çekmeye ya da göbek atmaya idmanlı çoğunluk; nedense klasik müzik başta, alışık olmadığı ses ve ritimleri peşinen reddediyor.

Zaten her alanda alıştırılma yoluyla koşullanmadığı her yeni tadı, biçimi, davranışı reddediyor.

Böylesi bir red, salt eksiklik değil. Kültürel bir yoksunluk ve yoksulluk, aynı zamanda.

Ancak ve yalnız eğitimle aşılabilecek bir ufuk darlığı. Kısaca cehalet.

***

Doğduğu andan öteye hep dine dayalı baskı ve yasaklarla dünyası küçültülen bu insanlara, artık kızlı erkekli halay çekmeyi de haram belletiyor; ülkeyi gangren gibi saran yobazlar. Dünyaya niçin geldim, neden yaşıyorum, işlevim ne olmalı, haklarım nedir diye sorgulayamadan ölüp giden yararsız ve umutsuz kuşaklar yetişiyor. Kendi canlarına değer vermedikleri için başka canlara rahatlıkla kıyabilen zararlılar da cabası.

Din, herzaman ve her yerde insanları cahil bırakmanın, kul ve köle kılmanın, dolayısıyla kolay yönetmenin aracı olmuştur.

Ama hiç biri sanatı ve kültürü, Sünni İslamın bugünkü uygulaması kadar tepelemedi, boğmadı.

Örneğin Doğu ile Batı müzikleri arasında gerçekten çarpıcı derinlikte bir uçurum vardır.

Dünyanın en büyük enstrümanı, en yüksek perdeden ses üreten ve müziğin balinası diyebileceğimiz org, Batılıdır. Ama kilisede çalınır. Batı piyanodur, kemandır, arptir, viyoladır, obuadır, mandolindir, gitardır, trompettir, saksafondur, bateridir, davuldur, simbaldir ve hepsini saymaya kalkarsam bu listede en az 40 enstrüman vardır.

***

Doğu ise Japonya’dan Türkiye’ye davuldur, zurnadır, zildir, kavaldır, klarnettir, neydir, sazdır, tulumdur, kanundur, tamburadır, kemençedir… Belki Japon, Çinli ya da Hintli birkaç enstrüman unutmuşumdur, ama o kadar.

Diyeceksiniz ki anladık, Doğu müziği enstrüman sayısından da anlaşıldığı üzere Batı müziğinden çok daha sınırlı, daha yoksul. İyi de bu zafiyeti İslamiyet’e nasıl bağlayacaksın?

Dinsiz Japonya ve Çin, eksikliği dünyaya açılarak giderdi. Oralarda yetişen Klasik Batı müziği sanatçıları ve orkestra şefleri, bugün dünyanın en iyileri arasında yer alıyor, sayın seyirciler.

Oysa İslam ülkeleri, Klasik Batı müziğine oldum olası kapalı. Türkiye ise açılmışken kapanıyor!

Demokrasi, çok seslilik demektir. Tek sesli müziğe alışık toplumlarda, tek adamın sözü dinlenir.

Bağlantı gayet açık değil mi?

İZMİR KİTAP FUARINA DAİR…

Yeni bir romanla karşınızdayım: Hiç Kimse, 2013 yılında Paris’te PKK militanı üç kadının öldürüldüğü son derece profesyonel suikastın izini süren siyasal bir casusluk kurgusu. 23 ve 24 Nisan saat 14’ten öteye İzmir TÜYAP’ta olacağım. Sevenlerimi Kırmızı Kedi Yayınevi standına beklerim.